Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları

KAYNAK: Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,1992, İstanbul

Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer


Oğuzlar başka bir Türk kavmi ile karşılaştırılamayacak derecede dünya tarihinde önemli bir rol    oynamışlardır. Çünkü Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunu kuran asli unsurun Oğuzlar olduğunu söylemek mümkündür.

Türkmen ismi üzerinde bir çok çalışma yapılmış, ancak Oğuz kelimesinin anlamı üzerinde yeterli bir araştırmaya rastlanılmamıştır. Bu konuda en gerçekçi olanı, oymak manasına gelen “Ok” kelimesine çoğul eki olan “z” harfinin eklenmesi ve zamanla k harfinin g’ye dönüşerek Oğuz kelimesini oluşturmasıdır.

Göktürk İmparatorluğu idaresindeki Türk budunlarından biri de dokuz boydan müteşekkil olan Oğuzlardır. Dokuz Oğuzlar, Türk budunun yanında Doğu Göktürk Devletinin dayandığı ikinci unsur olarak görülmektedir. Oğuzların Tula boylarında, ırmağın kuzeye doğru kıvrım yaptığı yerde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Kitabelerde Oğuzlar kuzeyde yaşayan bir budun (kavim) olarak gösterilmektedir. Doğu komşuları Tatarlar idi. Dokuz boydan meydana gelen bir budun olduğu için “Tokuz Oğuz Budun” da denilmekteydi.

Bunlardan sadece Kunı ve Torna boylarının adı bilinir. İl Tiriş Kağan Türk devletini yeniden kurmak istediğinde karşısında en güçlü budun olarak Oğuzları bulmuş ve ancak beşinci savaş sonunda Baz Kağan unvanlı hükümdar Oğuzları yenerek itaat altına alabilmiştir. Ancak diğer budunlara yağıldığı gibi kendilerinden bir hükümdar veya hanedan başlarına getirilmemiş, doğrudan Kağana bağlanmıştır. Bu nedenle Bilge Kağan hitap ederken “Türk, Oğuz beğleri, budun eşidin” şeklinde hitap etmedir. Dokuz Oğuzların akıbeti meçhuldür.

ON OKLAR


X’uncu yüzyılda yaşayan Oğuzlar başka bir budundur ve Batı Göktürk topluluğu olan On Oklara mensup idiler. X’uncu yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar, Hazar Denizi’nden Seyhun Irmağı’nın orta yatağındaki Fara ve İstificab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. Oğuzların batı sınırları Hazar Denizi’ne, doğuda ise o zamana kadar meskun edilmemiş ancak Oğuzların işgal ettiği Karadağ yarımadasına uzanıyordu.

Güneybatıda Harizmler bulunuyordu. Seyhun’un sol kıyısında yer alan Savran veya Sabran şehri de Müslümanlarla Oğuzlar arasındaki sınır şehri oluyordu. Bu ülkenin başkenti Yenikent idi. Cend diğer önemli şehirlerindendi. Ayrıca Kaşgarlı Mahmut’un işaret ettiği diğer Oğuz şehirleri Serpen, Karaçuk, Suğnak,  Karnak ve Sitkün’dür. Bu yüzyılda Oğuzlar baharda Karakum’a, kışın da çoğunluğu Aşağı Seyhun bölgesinde yaşıyorlardı.

Oğuzlar X’uncu yüzyılda müstakil ve kudretli bir devletti. Hiçbir şekilde başka bir devlete veya kavme mensup olmamışlardı. Türklerin en savaşçı eli olduğu söylenmektedir. Oğuzların silah ve teçhizatları mükemmeldi. Başlıca silahları ok idi, bunun yanında kargı (süngü) ve kılıç ta başlıca silahlarından sayılabilir. Bütün Türkler gibi iyi bir binici olup at üstünde savaşırlardı. 

X’uncu yüzyılın başlarında Oğuzların iktisadî hayatları hayvancılığa dayanıyordu. Koyun sürüleri, yılkılar (at sürüleri), develer yetiştirdikleri hayvanlar arasındaydı. Oğuzlar ile İslam kavimleri arasıda canlı bir ticari ilişki bulunmaktaydı ve Oğuzların o bölgelerde ayrı bir özelliği olan Türk koyunları ve keçileri başlıca ticaret malı idi.

Bu dönemde Oğuzlar kendi kavmî dini inanışlarını sürdürüyorlardı. İslam aleminde Türklerin Allah fikrine sahip oldukları ve bunu tanrı olarak ifade ettikleri biliniyordu. Yaratıcıya Uluğ-Bayat adını vermekte idiler. Tam anlamı ile din adamları ve mabetleri olmasa da Oğuzlarda hakîmler vardı. Oğuzlar bu kişilerin manevi şahsiyetlerine büyük saygı duyarlardı. Bu şahıslar, halkın can ve malları üzerinde hüküm sahibi idiler. Korkut-Ata (Dede Korkut) da bu hakimlerden biri idi. 

Ölü gömme adetleri de Göktürklere benzer şekilde idi. Ölüler sırtlarında elbiseleri, üzerlerinde silahları ve yanlarında diğer şahsi eşyaları ile gömülürlerdi. Ölü, oda şeklinde açılan bir mezara oturtulup eline içki dolu (muhtemelen kımız) bir kadeh verilerek oturtulurdu. Mezar, bir oda gibi açılır ve üstü kapatıldıktan sonra tavanının üstüne çamurdan kubbeye benzer bir külah konulurdu. Bu haliyle mezarlar Selçuklu devrinde yaygın olarak görülen kümbetlere benziyordu.

Oğuzlar dini inanışlarının nedeniyle suya girmezlerdi. Çünkü Türklerdeki köklü inanışa göre su kutlu ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı suyu kirletmek ve günah işlemek demekti. Bu ise büyük felaketlere sebep olurdu. Bunun yanında giyimlerini eskiyinceye kadar üzerinden çıkarmazlardı.

Oğuz elinde kadınlar, diğer Türk ellerinde ve Araplardan farklı olarak erkeklerden kaçmazlar ve yüzlerini örtmezlerdi. Oğuzlar zamparalık ve zina yapmazlardı. Kan davası ise uygulanan bir gelenekti. Milli yemekleri tutmaç idi.

BÜYÜKLERE SAYGI

Oğuzlar sakallarını tıraş eder, ancak saçlarını kesmezler ve bıyık bırakırlardı. Oğuzlar yaşadıkları hayat tarzı ve doğa şartlarının etkisiyle sert mizaçlı kimselerdi. Savaşçı olmak başlıca faziletlerinden biri idi. Buna karşılık konuksever, doğru ve namuslu idiler. Büyüklerine dini ve siyasi açıdan son derece bağlı ve saygılıydılar. Konuştukları Türkçe, daha Anadolu’ya gelmeden Türkistan’da iken Türkçe lehçelerinin en nazik ve en zarifi sayılmaktaydı. 

X’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde Süt-Kent’te Müslümanlığı kabul etmiş bir Türk topluluğu olduğu tespit edilmiştir.  Bu topluluğun Oğuzlar olduğu değerlendirilmektedir. Aynı yüzyılın ikinci yarısında İslamiyet iyice yayılmıştır. Müslümanlığı kabul eden bu zümreye gayri Müslimlerden ayırt etmek için Türkmen adı verilmiştir. Bu kelimenin, benzer anlamına gelen Farsça mend son ekinin Türk kelimesinin sonuna gelerek “Türk gibi” anlamı taşıdığı iddia edilmektedir.  Bir diğer iddia ise, Türkmen sözünün sonundaki men’in Türkçe mübalağa eki olduğu (kocaman, azman..) söylenerek bu adın Öz-Türk anlamında olduğu üzerine durulmaktadır.  Türkmenlerin İslamiyet’i seçmelerindeki en büyük etken ise  Müslümanlar ile aralarındaki gelişmiş ticari ilişkilerdir.

YABGULAR

Oğuzların başında Yabgu unvanlı bir hükümdarları vardı. Yabguların en yüksek iki görevlisi  Köl Irkın ve Sü başıdır. Bunlardan Köl Irkın yabgunun vekilidir. Sü başı ise ordu komutanı demektir. Bu deyim daha sonra Selçuklular tarafından Su başı şeklinde kullanılmıştır. Yabguların mühürlerine Tuğrağ (tuğra) denilmektedir. 

Oğuz Devletinin yıkılışı hakkında tarih kaynaklarında hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu sebeple bu konuda bazı tahminler yapılmaktadır. Bunlardan en ciddi olanı devletin iç çekişmeler sonucu son bulduğudur. Bu dağılıştan sonra Oğuzlardan bir küme Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda görüldü. Ruslar bu Oğuzları Tork (Türk) olarak anmışlardır. Torklar, 1055 yılında Özü (Dinyeper) ırmağına ulaşmıştır. Fakat 1060 yılında Rus prensleri ile yaptıkları savaşı kaybederek Aşağı Tuna’ya doğru göç etmişlerdir.  

BİZANS, OĞUZLARI MAKEDONYA’YA YERLEŞTİRDİ

Bizanslılar ise bölgelerine göç eden bu kavme Uz (Oğuz) diyerek onlara kavim adı ile seslenmişlerdir. Uzlar Tuna’yı geçip Balkanlarda akıncılığa çıkmışlarsa da, eski düşmanları Peçeneklerin saldırıları, korkunç soğuklar, salgın hastalıklar ve bilhassa açlık nedeniyle epeyce kayıp vermişlerdir. Siyasi bir güç olmaktan çıkmışlar, hatta birliklerini koruyamayarak bir kısmı Ruslara bir kısmı Rus prenslerin hizmetine girmişlerdir.

Bizanslar kendisine sığınan Uzları Balkanlara bilhassa Makedonya’ya yerleştirmişleridir. Bu oymaklar Malazgirt Savaşına katılarak Bizans ordusunun sağ kolunda yer almışlardır. Bizansların sol kolunda ise Peçenekler bulunmakta idi ve savaşta bunlar hep birlikte Türklerin tarafına geçmişlerdir. Bu geçişin en önemli nedeni bir anda kendilerini saran milliyetçilik duygusu olmuştur.   

SELÇUKLU DÖNÜM NOKTASIDIR

Selçuklu Devletinin kuruluşu Oğuz Türklerinin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu devletin kurulması ile İslam’ın  siyasi hakimiyeti Oğuzların eline geçtiği gibi, Anadolu ve ona komşu ülkeler de onların yurdu olmuştur. Oğuz Türkleri, Yakın Doğu İslam Dünyasının bilhassa X’uncu yüzyılın başlarından itibaren siyasi bakımdan zayıf düşmesinden faydalanılarak adım adım ilerleyen Bizans’ı geri atmakla kalmamış, asıl dayanağı olan Küçük Asya’yı fethetmek sureti ile bu devletin çökmesinde ve yıkılmasında amil olmuştur. 
Fetihten sonra Anadolu ve Türkistan arasında bir göç kanalı oluşmuştur. Bu kanal ile XIII’üncü yüzyıl ortalarına doğru Türkistan, Horasan, Azerbaycan’dan Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen kalabalık Türkmen kümeleri mevcuttu. Oğuzlar Anadolu’ya gelirken maddi ve manevi harslarını da beraberinde getirmişlerdir. Mezarı Sir Derya boylarında bulunan Dede Korkut’un manevi şahsiyeti de destanlarının yanında Anadolu’ya gelmiştir. Günümüzde Oğuz tipini en çok Batı ve Güney Anadolu’da Yörük adı verilen  topluluklar temsil etmektedir. 
Selçuklu hanedanı, tebaalarını adalet ve şefkatle idare etmek sureti ile her yerde unutulmaz hatıralar bırakmışlardır. Bugün Anadolu’yu dolduran tarih ve sanat eserleri incelendiğinde, Selçuklu sultanlarının iyi niyetin olduğu kadar bilimin ve aklın ışığında Türkiye’yi mamur ve halkını müreffeh kılmak için nasıl uğraştıkları görülür.  

MÜSLÜMANLAŞAN OĞUZLARA TÜRKMEN DENMEYE BAŞLANDI

İslamiyet’in XI’inci yüzyılda Oğuzlar arasında ezici bir üstünlüğe geçmesi ile birlikte Oğuzlara Türkmenler adı verilmiştir ki, bu ad aşağı yukarı iki asır sonra her yerde Oğuz’un yerini almış ve Oğuz sözü destanlar ile hatıraları yaşatılan ataların adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet olarak yaşanmıştır.   

Moğol istilası eski Türk alemini ortadan kaldırmış, Türkistan ve Orta Doğu’da korkunç kıyımlar ve tahribat meydana getirdiği gibi, mamur ve müreffeh Anadolu’nun da ızdıraplı bir devir geçirmesine sebep olmuştur. Beylikler devri Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetleri arasındaki devirdir.  Oğuz asıllı Osmanlı hanedanın Anadolu‘da yaptığı iş, Bursa’dan Boğaziçi’ye kadar olan Marmara Bölgesinin fethedilmesi ve üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluk kurulmasıdır. 

Ancak XVI ve XVII’nci yüzyıllarda çoğu Türk aslından olmayan Osmanlı müellifleri, Anadolu Türklerine akılsız Türkler demişler ve Anadolu Türklerinin devletin asıl dayanağı olduğunu idrak edememişlerdir. Bu yaklaşımla Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harap bir memleket haline gelmiştir. Böylece Türk cemiyetine zaaf gelince Osmanlı Devleti de kudretini kaybetmiştir. 

KAYNAK: Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,1992, İstanbul

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın