Polislik Mülakat Soruları


1- Atatürk’ün İ
nkılâpçılık ilkesini anlatınız.İnkılâp, bir toplumun önemli kurumlarını kısa bir süre içinde değiştirip kendini yenileştirmesi atılımıdır. Tarihte önemli, büyük inkılâplar görülmüştür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli İnkılâplardan birini gerçekleştirmiştir. Bir toplumda durup dururken inkılâp yapılmaz, inkılâpların tarihten gelen büyük sebepleri vardır. Türkler bir zamanlar dünyanın önemli devletlerinden biri olan Osmanlı Devletini kurmuşlardı. Bu devlet yüzlerce yıl dünyanın sayılı güçlerinden biri olarak kaldı. Ama Batı’da gelişen akıl ve bilim çağına ayak uyduramadığı için geride kalmaya, güçsüzleşmeye başladı.Birinci Dünya Savaşı sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk’e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapıyı yenileme düşüncesini ve bunu gerçekleştirme azmini vermiştir. Bu azim ve kararlıkla yola çıkan Atatürk, büyük bir inkılâp yapmış ve ülkeyi bir çağdan alıp başka bir çağa götürmüştür.
Atatürk’ün İnkılâpçılık ile İlgili Bazı Sözleri
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.(1925)2. Atatürk’ün Laiklik ilkesini anlatınız.Laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasıdır. Laiklik ilkesi Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ile beraber önem  verdiği iki ana ilkeden biridir.
Son olarak laiklik ilkesi 1937 yılında anayasamıza girmiştir.
Atatürk’ün Laiklik ile İlgili Bazı Sözleri
Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)
Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.(1930)Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

3- Atatürk’ün Halkçılık ilkesini anlatınız.
Bir milleti oluşturan, çeşitli mesleklerin ve toplumsal grupların içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akımdan halkçılık ilkesi hem cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur. Atatürk’e göre millet ile halk aslında tek anlama gelmektedir. Halkçılık ise millet içindeki çeşitli insan gruplarının çıkarına ve yararına bir siyaset izlenmesi, halkın kendi kendini yönetmeye alıştırılmasıdır. Halkçılık, cumhuriyetçiliğin doğal bir sonucudur denildi ki, bu çok doğrudur. Cumhuriyet, halkın kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamına gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadır. Aynı biçimde, halkçılık, milliyetçiliğin de bir sonucudur. Millet halktan oluştuğuna göre, milliyetçilik, Türk halkının mutluluğu için çalışmak, ortak geçmişe ve geleceğe halkla birlikte bağlanmak demektir.
Atatürk’ün Halkçılık’la İlgili Bazı Sözleri
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)
Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)
4- Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesini anlatınız.
Ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için diğer bireylerle  birlikte çalışmaya, bu çalışmayı ve bilinci, diğer kuşaklara da yansıtmaya  “milliyetçilik” denilir. Bu tanıma göre milliyetçiliğin en önemli öğesi “millet” olmaktır. Atatürk’e göre ‘‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk  milleti denir’’. (1930)
Atatürk’e göre Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. Atatürk’ün Milliyetçilik anlayışı millet için çalışmayı, milleti yüceltmeyi ve ülkenin dünya devletleri arasında hak ettiği yere gelmesi için çaba göstermeyi gerektirir.
Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesi ırkçılığa karşı olup kendini Türk sayan herkesi Türk kabul eder.
Atatürk’ün Milliyetçilikle İlgili Bazı Sözleri
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)
Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)
Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir. (1920)
5- Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ilkesini anlatınız.
Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öğe, devlet başkanının belli bir süre için seçilerek iş başına gelmesidir. Bu bakımdan cumhuriyet, başta bir hükümdarın bulunduğu devlet biçimlerinden (monarşilerden) ayrılır. Monarşilerde devletin başı, belli bir aile içinden çıkar, normal koşullar altında, ölünceye kadar iş başında kalır. Yerine gene aynı aileden bir başkası gelir. Her monarşide, aile içinden kimin hükümdar olacağı belli bazı kurallara göre saptanır. Cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre içinde seçimle iş başına gelince, ileri gelen diğer kişilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir. Gerek devlet başkanının, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanların seçimle iş başına gelmesi şartının kabulü ile cumhuriyet tam anlamıyla belirmiş sayılmaz. Şimdi sorun seçim üzerinde düğümlenecektir. Seçime kimler katılacaktır? Belli bir grup vatandaşa seçme ve seçilme hakkı verilirse belki dış görünüşü bakımından bir cumhuriyetle karşılaşılır. Böyle cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent devletlerinde, bazı ortaçağ İtalyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüştür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katılma hakkı sadece belli bir grup vatandaşa verilmişti. Onlar, yaptıkları seçimle iş başına gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü anlayışımıza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim değillerdir. Onlara aristokratik veya oligarşik cumhuriyetler denilir.
Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ile İlgili Bazı Sözleri
Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)
6- Atatürk’ün Devletçilik ilkesini anlatınız.
XX. yüzyılda dünya devletleri daha mutlu yaşamak imkânlarına kavuşmak için  üretimi artırma gereğini duydular. Bunun için de başlıca üç yöntemin  uygulanmasını öngördüler. Bunları kısaca gözden geçirelim:  Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim  etkinliği ve üretilen malların dağıtımı tümüyle bireylere bırakılmıştır. Liberal  ekonomi görüşüne göre, ekonomik hayatın kendiliğinden işleyen yasaları  vardır: Üretim, mallara olan isteğe bağlıdır, istek ise, üretimin az veya çok  olmasını sağlar. Devlet bu kuralları yönlendirmeye karışmamalıdır. Devletin  görevi yurdu savunmak, eğitim İşlerini düzenlemek, adalet dağıtmak gibi  alanlarda kalmalıdır..
Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüşü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem  üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanır. Kişilerin üretim araçlarına sahip  olmaları yasaktır. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat,  devletin öngördüğü biçimde düzenlenir. Malların dağıtımını da devlet yapar.  Bazı ülkeler temelde bu görüşü benimsemişlerdir.
Ilımlı Ekonomik Sistemler: Dünyanın hızla değişen şartları hem liberalizmin,  hem de Sosyalizmin katıksız bir biçimde işleyemeyeceğini göstermiştir. Bu  bakımdan liberal rejimlerin bazılarında, devlet ekonomik hayata artan ölçüde  girerken, sosyalist sistemde de yumuşamalar göze çarpmaktadır. Böylece her  iki guruptan bazı ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem  değişikliklerine girmektedirler.
Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasında bulunan devletçilik, bir ekonomi  siyasetidir. Yukarıda anlatılan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan,  gerekli kalkınmayı sağlayacak bir model olan devletçiliğin hangi şartlar altında  nasıl doğduğu belirtilmişti. Bunun için burada devletçiliği kısaca  değerlendireceğiz.
Devletçilik, temel anlamıyla devletin ekonomik hayatın içine girmesidir. Ama  bu yapılırken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan  vatandaşlar, birkaç alan dışında, diledikleri biçimde üretime katılabilirler. Devlet bunlara engel olmadığı gibi üstelik gereken tedbirleri alarak işlerini  kolaylaştırır, kişileri üretim ve ticaret işine özendirir.
Ancak bilindiği gibi, hızla sanayileşme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük  temel sanayi kuruluşları yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden  devletçilik doğdu. Devlet pek çok sanayi işletmesini kendisi kurdu, çalıştırdı ve  eliştirdi. Bir yandan da uyguladığı para ve kredi politikası ile özel kişileri  başıboş  bırakmadı. Böylece devlet ile vatandaş, üretim işini birlikte  düzenlediler. Bu işbirliği sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmişti.  Son araştırmalar, Türkiye’nin 1930 yılına kadar uyguladığı devletçilik siyaseti  ile en hızlı kalkınan üç ülke arasına girdiğini göstermektedir. 1929 yılında, 100  olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939’da Türkiye’de 196’ya  erişmiştir. Dünya ortalaması İse 119’dur. Bu gelişme tablosunda Türkiye’nin  yeri, Rusya ve Japonya’dan sonra gelmektedir. Böylece 1927’de 1000 olan  milli gelirimiz, hızlı nüfus artışına rağmen, 1939’da 1625’e yükselmiştir.
Atatürk’ün Devletçilik ile İlgili Bazı Sözleri
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi  faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş  bir memleketin  ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket  ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için  genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir  piyasa da başıboş  değildir. (1937)
7- Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözünden ne anlıyorsunuz?
Atatürkçülük ilkelerini; “Temel İlkeler” ve “Bütünleyici İlkeler” olmak üzere iki  grupta değerlendirmekteyiz. “Temel İlkeler”; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik,  Halkçılık, Devletçilik, Lâiklik ve İnkılâpçılıktır. “Bütünleyici İlkeler” ise; millî  egemenlik, millî bağımsızlık, millî birlik ve beraberlik, “yurtta sulh, cihanda  sulh”, çağdaşlaşma, bilimsellik ve akılcılık, insan ve insanlık sevgisidir.
Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda  sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakisinde en esaslı amil  olsa gerekir. (1919)
Sulh milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)
8- Atatürk’ün inkılâplarının genel felsefesini açıklayınız.
Atatürk’ün prensiplerini dikkatli incelediğimiz zaman şu da görülecektir: Ulusal  varlığı tehlikeye düşmüş  bir toplum, aldatıcı ve uyuşturucu politikalarla,  izmlerle yahut dış  güçlere dayanarak değil, ulusal benliğimizden çıkan ve  ulusun kendi egemenliğine dayanan düşüncelerle kurtarılabilir. Bilindiği üzere, 20. yüzyılın başında dünyada imparatorluklar çağı sona ermiş,  ulusal devletler çağı başlamıştır. Ulusal devlet, meşruiyetini tek kişinin  otoritesinden değil, ulusun kendisinden alan bir siyasî birliktir. Atatürk’ün  kurmuş  olduğu devletimizin temeli de ulustur. BüyükNutku’nda, kendisini ömrü  boyunca “Millî hâkimiyetinen sadık bir kulu ” (Nutuk) kabul eden büyük  Önder’e göre “Hâkimiyet hiçbir mânâ,hiçbirşekilvehiçbir renkte ve rehberlikte  paylaşma kabul etmez! Unvanı ne olursa olsun, hiç kimse, bu milletin  mukadderatına ortak çıkamaz.” Onun içindir ki, büyük felâketler ve  fedakârlıklar pahasına kurtarılmış  hür bir vatanda kurulacak devletin şekli  Türk’ün karakterine uygun demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Atatürk’ün  “tabiî ve kaçınılmaz bir tarihî akış” dediği vakıa, sonunda saltanat ve hilâfetin  de kaldırılarak, tam bağımsız “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurulmasıdır. Türkiye  Cumhuriyeti demek, Türk devletinin ve ulusunun, mukadderatında yalnız  kendi iradesinin hâkim olması demektir. Atatürk, bizden bu fikrinin devamını  ve dolayısıyla cumhuriyetin korunmasını isteyen pek çok mesajlar vermiştir.  Yine Atatürk’e göre, cumhuriyetin temel kurumu, ulusal iradenin tecelli ettiği  yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Atatürk’ün yakınında bulunan Falih  Rıfkı Atay, Cumhuriyetimizin banisini tanıtırken şu veciz sözü söyler:  “Meclissiz yaşamayı aklı almayan bir yirminci asır lideri!”Atatürk’e göre, millî mücadele Meclis ile kazanılmış, Cumhuriyet’i Meclis  kurmuş, inkılâpları da Meclis yapmıştır. Onun bizden istediği, kendisinden  sonra miras bıraktığı siyasî rejimi korumak ve geliştirmektir. Ulusumuzun  bekası ve saadeti için bu şarttır. Büyük “Nutuk”ta şöyle diyor;
“Milletimizin kuvvetli, mes’ut ve istikrarlı yaşayabilmesi için devletin tamamen  millî bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin iç teşkilâtımıza tamamen uyması  ve dayanması lâzımdır.” O, ulusal siyasetten şunu anlar;
“Millî sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanarak,  varlığımızı korumakla, millet ve memleketin hakikî saadeti ve refahına  çalışmak, aşırı ihtiraslar peşinde milleti oyalamamak ve ona zarar vermemek.  Medenî dünyadan, medenî ve İnsanî muamele ve karşılıklı dostluk  beklemektir.”
Atatürk’ün aksiyoner doktrininde en son safha, “Atatürk İnkılâpları” dediğimiz  reformlar bütünüdür ki, devletimiz, kuruluşunun, varlığının ve devamının fikir  ve hareket kaynağını bu reformlardan almaktadır. Bunlar; cumhuriyetçilik,  milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inklâpçılık başlığı altında toplanan  fikrî bir zemine dayanmaktadır.
Reformlar, lâiklikten; gerçekte bir düşünce ve zihniyet sembolü olan şapka  inkılâbına kadar diğer bütün yenilikler, Türkiye’nin iki yüzyıllık uygarlık  mücadelesini sonuçlandıran ve kesin hedefine yönelten çağdaş  bir uygarlıksistemi teşkil eder.
Atatürk’ün işaret ettiği bu uygarlık anlayışı, Türk ulusuna, ulusal benliğini,  ulusal birliğini, ulusal karakterini kazandırma, kendisine güven duymayı  öğretme, çağın teknik imkânlarından yeterince yararlanma esaslarına  dayanmaktadır. Yenilik hareketlerinin özü, kurulan devleti ayakta tutacak  ulusal yapıyı oluşturmaktan ibaretti. Gerçekten büyük Atatürk, bu yapıyı  oluşturmuştur. Fakat o, bununla kalmıyor, gelecek nesillere başka hedefler  gösteriyordu. Asıl hedefe yürüyüş, ulusal yapı inşa edildikten sonra  başlayacaktı. İşte bunu büyük önder, cumhuriyetimizin on yıllık bir  muhasebesi olan “Onuncu Yıl Nutku”nda veciz bir şekilde dile getirmiştir;
“Türklüğün büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki  inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş  gibi doğacaktır.”
Burada kısaca özetlediğimiz fikir ve prensiplerine göre Atatürk’ün, psikoanatomisini  şöyle özetleyebiliriz: O önce bir komutan, siyasî bir deha ve  nihayet ileriyi gören bir fikir adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kesin bir  irade, şaşmaz bir sezgi, yanılmayan bir muhakeme kudreti, sarsılmayan bir  otorite ve disiplin, Atatürk’ün karakteristik vasfıdır. Bu vasıflar göz önüne  alınınca derhal hükmedilir ki, Atatürk sosyolog M.Weber’in “karizmatik lider”  dediği tipin en mükemmel örneğidir. Bu karizmatik lider, ömrü boyunca  kendisini ulusunun içinde ve ulusuyla beraber hissetmiştir. O, savaşlardan  inkılâplarına kadar ne yaptıysa, Türk ulusunu kendi içinde ve dünya  karşısında haysiyetli, hür, müstakil, büyük ve modern bir ulus olarak yaşatmak  için yapmıştır. Türk olmanın şuuru ve gururu, onun için her zaman tükenmez  bir ilham kaynağı olmuştur.
Atatürkün İnkilapları
Saltanatın Kaldırılması
Cumhuriyetin İlanı
Halifeliğin Kaldırılması
Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin Kaldırılması
Medeni Kanun’un Kabulü
Tarikatların Kaldırılması, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması
Lâikliğin Kabulü
Kadın Haklarının Tanınması
Şapka ve Kıyafet İnkılâbı
Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik
Soyadı Yasası’nın Kabulü
Eğitim ve Öğretim İnkılâbı
Harf ya da Yazı İnkılâbı
Tarih Anlayışında Gerçeğe Dönüş
Dil İnkılâbı
9-  Temel hak ve özgürlükler denince ne anlıyorsunuz?
Temel Hak ve Özgürlükler
Yirminci Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan döneme insan hak ve  özgürlükleri çağı ismi verilmektedir. Gerçekten insan hak ve özgürlüklerinin en  ileri boyutta düzenlenip güvenceye kavuşturulması bu döneme rastlamaktadır. İnsan kişiliğinin ve onurunun ayrılmaz bir parçası olan, insanların daha  doğuştan sahip oldukları, okunulamaz, bölünemez, devredilemez ve  vazgeçilemez temel hak ve özgürlükleri önceleri kimi düşünür, hukuk ve  devlet adamlarının kafalarında bir fikir, bir kavram olarak belirlenmeye  başlamış, daha sonra 1215 tarihli Büyük Özgürlük Fermanı (Manga Charta  Libertatum); 1628, 1689 Haklar Bildirgeleri; 1776 tarihli Virjinya İnsan Hakları  Bildirgesi; 1789 Fransa İnsan Hakları Yurttaş  bildirgesi gibi bildirge ve  beyannamelerde yer almıştır. Ancak insan hak ve özgürlüklerinin kurumsal  alandan çıkarılıp yaşama geçirilmesi başka bir anlatımla sağlam güvencelere  kavuşturulması için İkinci Dünya Savaşından önceki totaliter devletlerin  insanlık adına yüz kızartıcı olarak kabul edilen cürümlerini görmek ve  yaşamak gerekmiştir. İkinci Dünya Savaşından önceki dönemde, insan hak ve özgürlüklerinin  sadece ulusal anayasa ve yasalarda düzenlenip güvence altına alınmasının  yetersiz kıldığının görülmesi üzerine insan haklarının uluslar arası boyuta  taşınıp uluslararası güvenceye kavuşturulması zorunluluğu doğmuştur.
1945 yılında Birleşmiş  Milletler Örgütünün kurulması, akabinde İnsan Hakları  Evrensel Bildirgesinin ilanı, insan hak ve özgürlüklerinin uluslararası boyutta  korunması yolunda atılan en büyük adım olmuştur. Ne var ki, bu büyük  gelişme taraf devletlerin hukuken bağlayıcı sözleşme yapmaları, insan hak ve  özgürlüklerinin uluslararası düzeyde korunmasını sağlayacak bir örgüt  kurumları aşamasına gelindiğinde beklenen başarı gösterilmemiştir. Bu  nedenle ortak değerlere sahip ülkeler arasında daha dar kapsamlı bölgesel  örgütlerin kurulması yönüne gidilmiş, böylece bölgesel kuruluşların oluşması  dönemi başlamıştır. Bu bağlamda Avrupa Konseyi’nin kurulması, Avrupa  İnsan Hakları Sözleşmesinin imzalanması, insan hak ve özgürlüklerinin  korunması için Avrupa İnsan Hakları Divanı ve Avrupa İnsan Hakları  Komisyonunun oluşturulması ile birey artık uluslar arası hukukun bir öznesi  olmuş, insan hak ve özgürlükleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargı  sisteminin güvencesine bağlanmıştır.
Kişisel ve siyasal hakların bir bölümünü içeren Avrupa İnsan Hakları  Sözleşmesine ilaveten sosyo –ekonomik hakları güvenceye alan hakları  güvenceye alan 18.10.1961 tariihli Avrupa Sosyal Anlaşma Şartı ve daha  sonra da Protokol ve Ek Protokol kabul edilmiş, zamanla bu haklar daha da  geliştirilerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Protokoller bu gelişmelere  paralel olarak değiştirilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Birleşmiş  Milletler Sözleşmesini ilk imzalayan  devletler arasında yer almış, 1949 yılında Avrupa Konseyi’ne üye olmuş  04.11.1950 Avrupa İnsah Hakları Sözleşmesini imzalamıştır. Türkiye  Cumhuriyeti Devleti söz konusu sözleşmeleri imzalamakla insan hakları ve  temel özgürlüklerine saygı duyulması temel ilkesini benimsemiş, Türkiye  Cumhuriyeti Anayasası insan haklarına saygılı olmayı Cumhuriyetin temel  ilkeleri arasında saymıştır.Daha sonra da Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna  bireysel başvuru hakkıyla Avrupa İnsan Hakları Divanının ve Divanın yerine  kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını kabul  etmiştir.  Zamanımızda insan hak ve özgürlüklerine aykırı davranışlar, kötü muamele  ve işkence artık uluslar arası bir avuç olarak kabul edilmekte, bireyin ve  toplumun kültür ve medeniyet seviyesi insan hak ve özgürlüklerine karşı  gösterdiği özen ve saygı ile ölçülmektedir.
Çağdaş  hukuk sistemlerinde insan hak ve özgürlüklerinin en geniş  boyutta  kabul edilip korunmaya alınması asıl, kısıtlamanın istisna olduğu ilkesi  ortaklaşa kabul edilmekte, yasalarda sayılan çok kısıtlı hallerin dışında kural  olarak kişinin temel hak ve özgürlüklerinin sınırını ancak başka bir kişinin hak  ve özgürlüğü teşkil etmektedir.
10-İnsan hakları sizin için ne anlam ifade ediyor?
“Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir  fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve  hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
“Eşitlerinin kanuni bir hükmü ya da bir memleket kanunu olmadan hiçbir hür  kişi tevkif, yada hapis edilemeyecek, haklarından ve mallarından mahrum  bırakılamayacak, kanun dışı edilemeyecek, sürülemeyecek, herhangi başka  bir şekilde kötü muameleye maruz bırakılamayacaktır. Hiç bir hür kişiye zor  kullanamayacağız ve başkalarının zor kullanmasını istemeyeceğiz”.
MAGNA CARTA LİBERTATUM, 1215 YILI
İnsan hakları yeryüzünün en barışçıl silahıdır; bizi korur. Kurallar gibidir; nasıl davranacağınızı bize söyler.  Yargıçlar gibidir; ona başvurabiliriz. Duygular gibi soyuttur ama duygular gibi herkese aittir. Ve her ne olursa olsun hep vardır. Tıpkı doğa gibidir; ortadan kaldırılamaz. Tıpkı ruh gibidir; yok edilemez.
11- İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi denince ne anlıyorsunuz?
Birleşmiş  Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarih ve 217 A (III) sayılı  kararı ile benimsenmiş  ve ilan edilmiştir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın