Hasan el-Bennâ (1906-1949)

20.10.2020
Hasan el-Bennâ (1906-1949)

YAZAN VE HAZIRLAYAN: ŞEREF AZİZ TAHA

Hasan el-Bennâ, 1906 yılında, Mısır’ın kuzeyinde yer alan Mahmudiye kasabasında doğdu. İlk İslamî terbiyesini babasından aldı. Sekiz yaşında Reşad Dînî Bilgiler Okulu’na kaydoldu. Mezun olduktan sonra hafızlığını tamamladı. Ortaokul üçüncü sınıfta iken, matematik öğretmeninin teklifi üzerine, bazı arkadaşlarıyla, Ahlâk ve Edeb Cemiyeti’ni kurdu. Bu cemiyet, çocuklar arasında kötü davranışlarda bulunanlarla arkadaşlık etmeyi yasaklıyor ya da onlara küçük maddî cezalar kesiyor, toplanan paraları da hayır işlerine harcıyordu.

Ardından, arkadaşlarıyla, çevrelerinde gördükleri yanlış davranışları düzeltmek için, “Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyet, yanlış davranışlarda bulunanlara uyarı mektupları gönderiyordu. On üç yaşındayken, İngiliz sömürüsüne ve işbirlikçilerine karşı milliyetçi lider Sa’d Zağlul tarafından başlatılan isyana destek verdi ve gösterilere katıldı.

On yedi yaşındayken, Kahire’de geleneksel eğitim veren Dâru’l-Ulûm adındaki öğretmen okuluna kaydoldu. Bu dönemde siyasi gelişmelerle ilgilenmeye başladı. Mısır gençliği üzerinde giderek daha etkili olan Batılı düşüncelerden, Hıristiyan misyonerlerin faaliyetlerinden ve Ezher alimlerinin onlara karşı pasif tutumundan rahatsızlık duyuyor ve birşeyler yapılması gerektiğine inanıyordu. 1928 yılında, aynı düşünceleri paylaşan altı arkadaşıyla Müslüman Kardeşler teşkilatını kurdu. Kahvehanelerde konuşmalar yapmaya başladılar. Zamanla evlerde ve camilerde konferanslar verdiler.

Müslüman Kardeşler başlangıçta siyasal bir yapı değildi. Faaliyetleri daha çok, toplumdaki İslam-dışı unsurların düzeltilmesine yönelikti. Teşkilat, siyasal gelişmelerin etkisiyle politize olma emareleri göstermeye başladı. Bennâ, 1936 yılında Balfour Antlaşması’na karşı ilk siyasî eleştirisini yaptı. 1941’de, İngilizler’in Mısır politikasını açıkça kınayan bir konuşma yaptı ve tutuklandı. Hükümet, Müslüman Kardeşler teşkilatına yönelik baskıyı iyice artırdı. Yayın organlarında, teşkilatın isminden bahsetmek bile yasaklandı.

Bennâ, Kral’a ve Başbakan’a mektup yazarak, İngilizler ile her türlü ilişkinin kesilmesini ve işgalcilere karşı her yönden boykot ilan edilmesini istedi. Bu istekleri kabul edilmeyince, teşkilat, İngilizler’e boykot ilan etti ve bir süre sonra sokak gösterileri başladı. Bunun üzerine hükümet, üniversiteleri kapatarak, teşkilat yanlısı birçok genci tutukladı. Huzursuzluğun artması üzerine hükümet istifa etti.

Kral, yeni hükümeti kurma görevini İngiliz yanlısı Nukraşî Paşa’ya verdi. Ancak, Bennâ’nın, İngiliz sömürüsüne ve yönetime karşı eleştirilerine devam etmesi üzerine, etkili yayın organlarında teşkilat aleyhine şiddetli bir kampanya başlatıldı. Bunun üzerine ülkenin birçok yerinde olaylar çıktı. Nukraşî Paşa, bir suikast sonucu hayatını kaybetti ve ortam iyice gerildi. Suikasttan Müslüman Kardeşler’i sorumlu tutan Krallık, İngilizler’in desteğiyle teşkilata karşı harekete geçti. Bennâ, uğradığı bir suikast sonucu 12 Şubat 1949’da hayatını kaybetti.

Hasan el- Bennâ (2)

Hasan el-Bennâ, Müslüman Kardeşler teşkilatını, Müslüman Dünyası’nın kültürel ve siyasal açıdan çöktüğü bir ortamda kurmuştur. Bu dönemde Müslüman Dünyası büyük ölçüde sömürgecilerin denetimi altındadır. Osmanlı Devleti yıkılmış ve halifelik kaldırılmıştır.

Mısır ise, 1922 yılında bağımsızlığını ilan etmesine rağmen, hâlâ İngiltere’nin nüfuz alanındadır. Müslümanlar, tarihlerinde ilk kez “Mekke şartları”na geri dönmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığında, Müslüman Kardeşler, İslam’ı yeniden hâkim kılmak amacıyla kurulmuş “ilk İslamî Hareket” olarak görülebilir.

Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı tarihe kadar, Müslüman Dünyası’nın (iyi-kötü) “Müslüman” yöneticileri vardır ve (uygulamadaki sorunlara rağmen) İslam Hukuku “meşrû” kabul edilmektedir. Fakat on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren, İslam diyarında İslam Hukuku’nu meşrû hukuk kabul etmeyen yerli gruplar türemiş ve bunlar zaman içinde iktidarı ele geçirmişlerdir.

Bu dönemde İslam’ın siyasî ve hukukî alanda belirleyici bir etkisi kalmamıştır. Bundan dolayı, Müslüman Kardeşler teşkilatının kurulduğu dönemdeki toplumsal/siyasal şartlar, Mekke dönemindeki şartlara benzemektedir. Bu dönemde müslümanlar, Mekke toplumunda “organize bir topluluk” olarak diğer insanları İslam’a davet etmekte ve güç kazanmaya çalışmaktadırlar. Siyasal iktidar Allah’a ortak koşanların elindedir ve müslümanlar baskı ve işkence görmektedirler.

Yirminci yüzyılın başlarında Müslüman Dünyası’ndaki genel durum da buna benzemektedir. Müslüman toplumlar çökmüş, Müslüman Devletler ya sömürgeleşmiş ya da modern zihniyetli elitlerin eline geçmiştir. Bu şartlarda kurulan bir teşkilatın “muhalif” olması gayet doğaldır. Aslında bu, çağdaş dönemde İslam’ı yeniden hâkim kılmak amacıyla kurulmuş olan bütün teşkilatların ortak vasfıdır.

Mesela, Mevdudi’nin Pakistan’da kurduğu İslamî Cemaat da “muhalif” karakterli bir teşkilattır.

Hasan el-Bennâ (3)

Bennâ’nın yaşadığı yıllarda Mısır, bir “geçiş dönemi” yaşamaktadır. Modernist/pozitivist fikirler gitgide yaygınlaşmaktadır; ama henüz siyasal meşruiyet bulamamıştır. İslam hukuku, İngiliz mandası altında bile uygulama alanı bulabilmiştir.

Halk, geleneklerine bağlıdır, yönetimin de katı laik uygulamaları yoktur. Bu durum, Bennâ’nın “muhalefeti”nin karakterini de etkilemiş görünmektedir. O, Mısır toplumunu hiçbir zaman bir “cahiliye” toplumu, Mısırlı yöneticileri de İslam’dan çıkmış kimseler olarak görmemiştir. Ona göre Mısır toplumu “ıslaha muhtaç”tır. Dolayısıyla Bennâ da “ıslahatçı” bir liderdir. Bu yaklaşımı, onun topluma ve siyasal iktidara karşı tavrını da belirlemiştir. Nitekim o, devlet yardımı alarak seçimlere katılmış; ayrıca, teşkilat üyelerine kamu kurumlarında kadrolaşmalarını da tavsiye etmiştir.

O, İslam’ın toplum hayatına tekrar hâkim olmasını istemektedir; ama daveti ” Müslüman” topluma ve “Müslüman” yöneticileredir. Bundan dolayı, Kral’a ve üst düzey yöneticilere yazdığı mektuplarda yönetimin “meşruiyeti”ni temelinden sorgulamaz. Bununla birlikte, onun yönetime karşı tavrının zamanla sertleştiği görülmektedir. Bu, Mısır’daki yönetimin giderek daha Batıcı ve baskıcı olmasıyla ilgilidir.

Nitekim bu durumun bir sonucu olarak yönetimin Müslüman Kardeşler ile arası açılmış, gelişmeler, Bennâ’nın tutuklanması ve ardından da bir suikasta maruz kalmasıyla sonuçlanmıştır.
Bennâ’nın bu “ılımlı” yaklaşımı, Müslüman Kardeşler’in kısa zamanda gelişip yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bir “hareket adamı” olan Bennâ’nın öncelikli meselesi, halkın inançlarını sorgulamak değil, İslam’ı hâkim kılacak bir yapı oluşturmaktır. Bu noktada, Çagdaş Müslüman Düşüncesi’nin tipik niteliklerinden birine işaret etmekte fayda vardır. Bu Düşünce’deki tipleri iki grupta toplamak mümkündür: ilkinde, Ali Şeriatî ve Seyyid Kutub gibi düşünsel yönü kuvvetli ama hareket yönü zayıf olanlar; ikincisinde ise, Bennâ gibi, hareket yönü kuvvetli ama düşünsel yönü zayıf olanlar yer almaktadır.

İlk gruptakiler, yaygın anlamda bir teşkilat kuramamışlardır. İkinci gruptakiler ise, teşkilatlı bir yapı kurarak kitleleri yönlendirmişlerdir. İlk gruptakileri “düşünce önderleri”, ikinci gruptakileri ise “karizmatik liderler” olarak tanımlamak mümkündür. Her iki gruptakilerin de artıları ve eksileri vardır. İlk gruptakilerin gelişmelere katkıları, ikinci gruptakilere göre daha fazladır. Çünkü hareketin “kalite”sini, düşüncenin kalitesi belirler. Bennâ, tipik anlamda bir “hareket adamı”dır ve onun için önemli olan, teşkilatın(ın) başarısıdır. Bundan dolayı, halkla “arasını açacak” bir söylem benimsememiştir. Onun kahvehanelerde yaptığı konuşmaların kısa zamanda etkili olmasının nedeni budur.

Hasan el- Bennâ (4)

Temel Görüşleri ve Eleştiriler
Bennâ’ya göre, İslam, bir “hayat nizamı”dır; müslümanın dünyadaki bütün hareketlerine yön verir. Onun bu anlayışı, doğal olarak, onu, İslam’ı hayata hâkim kılmak için çalışmanın zorunlu olduğu fikrine götürmüştür. Onun, konuşmalarında sıklıkla “davet”, “ıslâh” ve “cihat” kavramlarını zikretmesinin nedeni budur. Ona göre, davet, insanların “Allah’ın Kitab’ında ve Elçisi’nin Sünneti’nde yer alan saf İslam’a dönmesi için yapılır” ve İslam hukukunu geri getirmek amacıyla bütün imkânlarını kullanmak her müslümanın görevidir.

Bennâ, müslümanların zilletten kurtulması için öncelikle “maddî” imkanlara sahip olmak gerektiğini söyleyenleri eleştirir ve esas gücün “manevî” olduğunu vurgular. O, bu konuda sık sık Ra’d sûresi onbirinci ayeti zikreder ve “insanların kendilerini düzeltmeleri” halinde, durumlarının da düzeleceğini söyler. Ama Bennâ, burada “eylem”in önemine dikkat çeker. Toplumun “ıslah”ı için yapılması gereken, “teşkilatlı” hareket etmektir ve bu noktada “kardeşlik” kavramı çok işlevseldir.

O, müslümanları “toparlayacak” bir davetin, ilmî çalışmalardan daha önemli olduğuna inanmakta; fıkhî ihtilafların, müslümanların kardeşliğine engel olmaması gerektiğini düşünmektedir. Nitekim, (pek çok “radikal” İslamcı grubun “şirk” saydığı), “dua ederken bir başkasını vesile etme”yi ayrıntı olarak görmekte; yine, bazı âlimlerin, birçok şirk unsurunun İslam’a sokulmasında rolü olduğunu söylediği “tasavvuf”u, özü itibariyle İslamî bir yapı olarak tanımlamaktadır.

Bennâ’nın böyle “yumuşak” bir tavır takınmasının nedeni, müslümanların “birliği”ne merkezî bir önem vermesidir.
Bennâ’ya göre (de) halk arasında yaygın olan “muska, nazarlık, sâlih kabul edilen kimselerden yardım beklemek, kabirlerden medet ummak” gibi şeyler bâtıl inançtır ve bunların düzeltilmesi gerekir; ama bu, Mısır toplumunun İslam’dan çıktığı anlamına gelmez.

Bennâ’nın, yöneticilerden istedikleri, onun, Mısır’daki mevcut siyasî yapının “mahiyeti”ni yeterince tahlil edemediğini göstermektedir. O, Mısır’da köklü bir toplumsal ve siyasal değişim istememekte, “uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi için” birtakım taleplerde bulunmaktadır. Mesela, Bennâ’ya göre, “hukukun bütün dallarında İslam’a uygun düzenlemeler yapılmalı”, “ordu güçlendirilmeli”, “rüşvete son verilmeli”, “her türlü fuhuş önlenmeli”, “şans oyunları kaldırılmalı”, “bar ve pavyonlar kapatılmalıdır.”

Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür: Bennâ, birtakım reformlarla toplumun düzeleceğine inanmaktadır. Fakat o, bu kanaatinde yanılmaktadır. Nitekim gelişmeler, bu tür taleplerin yerine getirilmesiyle toplumun düzelmediğini, tersine, bozulmanın zamanla daha da arttığını göstermiştir. Bunun nedeni bellidir: insanların “iman”ı zayıftır ve ne yapıp edip onların imanı kuvvetlendirilmelidir.

Hasan el-Bennâ (5)

Temel Görüşleri ve Eleştiriler 2

Bennâ’ya göre, İslam’ın “temel” kaynakları “Kur’an ve Sünnet”tir; yâni, herhangi bir meselede bu ikisi ile çelişen bir görüş kabul edil(e)mez. Fakat ona göre, Sahabeler’in ve onlardan sonraki neslin görüşleri de önemlidir. Bennâ, kimi zaman bu sınırı daha da genişletmekte ve Müslüman Kardeşler’i, “selefin (öncekilerin/ş) yolunu izleyen” ya da “Ehl-i Sünnet” yolunda yürüyen bir hareket olarak tanımlamaktadır.

Bu durum, Bennâ’nın gelenek eleştirisi marjının, kendisinden sonraki eleştirel yaklaşım sahiplerininkinden (mesela Seyyid Kutub’unkinden) daha dar olduğunu göstermektedir. (Sonraki birçok “radikal” grup, genellikle “sadece Kur’an ve Sünnet” kriterini kabul etmiş, “mealciler” olarak bilinen grup ise “sadece Kur’an”ı ölçü almıştır.)

Bennâ’nın temel kaynaklara ilişkin bu yaklaşımı da, yine onun öncelikleri ile açıklanabilir. Ona göre (de) gelenek eleştirisi “gereklidir”, ama “acil bir ihtiyaç” değildir; en önemli mesele, müslümanların zilletten kurtulup yeniden kuvvet kazanmalarıdır.
Bennâ, İslam’ın “evrensel bir dava” olduğuna inanmakta ve bundan dolayı, “milliyetçilik” fikrine karşı mesafeli durmaktadır. Ona göre, bütün müslümanlar kardeştir ve “Müslümanların Birliği”nin sağlanması gerekir. Ama o, bu son evreye ulaşıncaya kadar “adım adım” ilerlemek gerektiğini düşünmektedir. Önce ülke halkının müslümanlaştırılması; bunun ardından, tüm Müslüman Dünyası’nda ve nihayet bütün yeryüzünde İslam’ın hâkim kılınması gerekir.

Bennâ’nın milliyetçilik-karşıtı ifadesinin, Seyyid Kutub’da görüldüğü gibi “saf” olmadığı da bir gerçektir. O, bu konuda döneminin tipik “savunmacı” üslubuyla konuşmakta ve “olumlu milliyetçilik, olumsuz milliyetçilik” ayrımı yapmaktadır. (Benzer bir yaklaşım, aynı dönemlerde Said-i Nursi tarafından da savunulmuştur.)
Bennâ, benzer bir yaklaşımı “vatancılık” kavramı konusunda da sergilemekte ve Mısır’ı yabancı işgalinden kurtarmak ve ona bağımsızlık kazandırmak isteyen çabalara olumlu bakmaktadır. Bu yaklaşım tarzı, Bennâ’nın, dönemin siyasî gelişmelerini iyi değerlendiremediğini göstermektedir. Çünkü o böyle yaparak, İngiliz işgaline karşı mücadele eden “ulusalcı” akıma dolaylı olarak destek vermiş olmaktadır. Dönemin “ulusalcı” kadrolarının, yönetimi ele geçirmelerinde bu dolaylı desteğin payı olduğunda kuşku yoktur.

Hasan el-Bennâ (6)

Temel Görüşleri ve Eleştiriler 3

Bennâ’nın, modernizmin temel kavramlarına ilişkin tavrının da, sonraki radikal yaklaşım sahiplerinde (mesela Seyyid Kutub’da) görüldüğü kadar ‘eleştirel’ olmadığı görülmektedir. Çünkü Bennâ, modernizmi derinlemesine incelememiştir; bundan dolayı, eleştirileri genellikle ‘ahlâkî’ ölçülerle sınırlı kalmaktadır. Özetle o, Batılı hayat tarzının görünen yüzüne yönelik eleştiriler getirmiş, ideolojik temellerine dair pek bir şey söylememiştir. Oysa Kutub ile Şeriatî, asıl bu noktanın önemli olduğunu vurgulamışlar ve modernizme karşı verilecek mücadelenin ideolojik karakterli olması gerektiğini söylemişlerdir. Bu da yine dönemin şartlarıyla ilgili bir husustur. Müslüman Dünyası, Bennâ’nın yaşadığı yıllarda, pozitivizmin tezlerine cevap yetiştirmeye çalışmaktadır ve o da bu genel durumdan etkilenmektedir. (Türkiye’de de Said-i Nursi benzer bir şeyi yaparak, İslamî mücadeleyi bir ‘iman’ mücadelesi olarak tanımlamıştır.) Bu, ilk dönem ‘ıslâh’ önderlerinin genel bir zayıflığıdır. Çünkü bu dönemde modernizm yeterince tahlil edilememiştir. İlk dönem Müslüman âlim ve düşünürlerinin üslubunun genel olarak ‘savunmacı’ ve ‘özür dileyici’ olmasının nedeni de bir bakıma budur.

Hasan el-Bennâ (7)

Çağdaş Müslüman Düşüncesi’ndeki Yeri

Bennâ, düşünceleri ve mücadelesiyle, Çağdaş Müslüman Düşüncesi’nde önemli bir yere sahiptir. Onu, genel düşünce yapısı itibariyle bir “İslamcı” olarak tanımlamak mümkündür. Çünkü o, İslam’ın bir hayat nizamı olduğuna ve ümmetin “ıslâh” edilmesi gerektiğine inanmakta, Müslüman Dünyası’nın Birliği’ni istemektedir. Onu seleflerinden ayıran, ıslâh sürecinde izlenecek yöntem ile ilgili düşüncesidir. Onu Çagdaş Müslüman Düşüncesi içinde “biricik” yapan da bu husustur.

O, ıslahın (ancak/ş) pratik bir mücadele ile gerçekleşeceğine inanmaktadır ve bundan dolayı, tarihimizdeki ‘ilk İslamî Hareket olan Müslüman Kardeşler’i kurmuştur. Bu teşkilat, kendisinden sonraki yapılanmaları birçok yönden etkilemiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, onun da birçok “zaafları” olduğudur. Bu hem düşünsel açıdan, hem de teşkilatlanma tarzı açısından böyledir. Müslüman Kardeşler, teşkilatlanma konusunda modern örgütlenme biçimlerinden etkilenmiştir.

Kelim Sıddıki, Müslüman Kardeşler’in ve Mevdudi tarafından kurulan İslamî Cemaat’in teşkilatlanma yapısını “kadro hareketi” olarak nitelemiş ve bu tür bir yapılanma ile netice alınamayacağını ileri sürmüştür. Bu eleştiri aşırı olmakla birlikte, haklı yönleri de vardır. Nitekim Müslüman Kardeşler’in “hiyerarşik” yapılanması, “modern” bir tarzdır ve İslamî açıdan sorgulanması gerekir. Peygamber’imizin uygulamalarına bakıldığında, genel yapının “informel” olduğu (katı bir hiyerarşi olmadığı/ş) görülür.

YARARLANILAN KAYNAK: (Sembol Şahsiyetler, Kürşad Atalar, Pınar Yayınları, İstanbul, 2014)

YAZAN VE HAZIRLAYAN: ŞEREF AZİZ TAHA

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

You cannot copy content of this page