İslamiyet Öncesi Araplarda İlim ve Kültür

21.08.2020
İslamiyet Öncesi Araplarda İlim ve Kültür




Yazan: Eda ÇELİK-ALİM SÖZLÜK

a.      İlim

Arap toplumunda okuma yazma bilenler, daha ziyade şehirlerde ticaretle iştigal eden bir zümre idi. Çölde göçebe hayat sürenler, okuma yazma bilmezdi. Okuyup yazma da sadece ticaretle uğraşanların veya nüfuzlu, asil kimselerin bildiği bir şeydi ve hep ticaretle uğraşan Mekkeliler bu hususta daha ileri bir durumda idiler.

Büyük halk topluluğu ise tamamen cahildi. Mekke ve Medine dolayları da dâhil yarımadanın, diğer bölgelerinin cahiliye çağındaki kültür hareketleri, hemen tamamıyla bu göçebe hayatın zaruretlerinden doğan tecrübe, adet ve geleneklerin geliştirdiği bilgilerden ibaretti. Bu bilgilerin sahipleri din adamları, bazı zeki ve imtiyazlı kimselerdi. [1]

Bazı ilimler Arapların kendi icatları olmakla beraber bir kısmını da başka uluslardan almışlardır. Soy dizimi bilgisi (ilm-i ensab), şiir, hitabet ilimleri Arapların kendilerine mahsus ilimlerdir. Diğer uluslardan alınma ilimler ise ilm-i nücum (yıldızlar ilmi = Astroloji), Tıp, meteoroloji yani, havanın rüzgârların ve yağmurların durumunu inceleme ilmi, at yetiştirme bilgisi, mitoloji, kehanet (büyücülük ve sihirbazlık), zecr üt-tâir (kuşların uçuşundan, konusundan ahkâm çıkarma bilgisi), kıyafet (iz arayıcılık)’tır.[2]



  • Araplarda Yazı: Araplar arasında Nabat ve Kûfî ya­zısı vardı. Nabat yazısı, ticarî ilişkilerde kullanılıyordu. Yazı, ince, deriler üzerine yazılıyordu. Güneyde hüküm süren Himyerliler “müsned” harfleri denen harflerle, kuzeyde hüküm sürmüş olan Nabatlılar da Nabat harfleriyle yazı yazıyorlardı.
  • Hicaz bölgesi Arapları ise yazıyı ticaret için gittikleri memleketlerden öğrendiler. Araplar, İslamiyet’in ortaya çıkışından az önce Nabat yazısını ticaret için gittikleri Şam bölgesinin Hayran şehrinden, Kufi yazıyı da Irak’tan öğrendiler.



  • Mitoloji: Cahiliye çağında Araplar da eski Yunanlılar gibi gökteki yıldızlardan bazılarını Tanrı saymışlardır, ancak gitgide doğrudan doğruya yıldızlara tapma şekli kaybolup bu durumu, taptıkları putların adlarından ve bazı toplulukların ibadet şekillerinden anlıyoruz. Mesela kat putu, Zühre yıldızı adına ortaya çıkarılmıştı.
  • Araplar bazı yıldızları insan şeklinde kabul edip eski Yunan Tanrılarında olduğu gibi bunların, birbirleriyle evlenmelerine, savaşlarına ve diğer hususlara ait, gerçekle ilgisi olmayan hikâyeler düzmüşlerdir. Herhalde Arap mitolojisinin temeli bu efsanevi hikâyelerden doğmuştur.



  • Kehanet ve Arafet: Kehanet ve arafet aslında aynı anlama gelen kelimelerdir; fakat bazıları kehanetin geçmişteki olaylara, arafetin gelecekteki olaylara ait bilgi verme terimleri olduğuna kanidirler. Hangi anlama gelirse gelsinler ortak manaları gaipten haber vermeye dayanır. Cahiliye çağında Araplar, kâhinlerin her şeye kadir olduklarına inandıklarından her işte onlara başvururlardı.
  • Aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onların aracılığına ve verecekleri kararlara önem verirler, hasta oldukları zaman tavsiyelerine uyarlardı. Bunlardan başka içinden çıkamadıkları konularda onların fikirlerini sorarlar, düş gördüklerinde onlara yordururlar, gelecekte başlarına ne geleceğini onlardan, öğrenmek isterlerdi.[3]



  • Tıp: Araplar bu sonuncularla yani İranlılarla çağdaş oldukları için bunların Tıp bilgilerinden bazı şeyler alarak onları, daha önce Babillilerden alınmış olan, bilgi ve denemelerle, doğrudan doğruya kendilerinin buldukları tedavi usullerine kattılar.
  • İşte bu bilgilerin bir araya gelmesiyle cahiliye çağı Tıp bilimi ortaya çıkmış oldu. Bu Tıp bilgilerinden pek çok şeyler hala bugün de çölde yaşayan Arap kabileleri arasında bilinir ve tatbik edilir.
  • Araplarda iki çeşit tedavi usulü vardı: Biri, kâhin usulü, öteki, ilâçla tedavi usulü idi. Kâhinler hastaları, daha önce de kaydettiğimiz gibi okuyup üflemek, sihir yapmak, tapınaklara kurban adayıp dua etmek yahut nüsha yazmak gibi şeylerle tedavi ederlerdi. Okuyup üfleyerek hastayı iyi etmek bütün eski uluslarda yaygın olan bir usuldür. [4]



b.      Sanat

Her milletin kendine has özellikleri ihtiva eden bir şiiri ve edebiyatı vardır. Araplar, uçsuz bucaksız genişliği ile berrak ve mavi seması ile ve büyük mahrumiyetlerle dolu olan çölde çok geniş ve derin bir edebiyat vücuda getirmişlerdir. Araplarda şairane düşünüş, onların doğuştan sahip oldukları bir kabiliyet ise de nazım denen, belirli bir şekil ve kalıp isteyen edebi nevi sonradan ortaya çıkmıştır. Arabistan’da hemen, hemen bütün kabilelerce bilinen ortak bir şiir dili mevcuttu.

Bu şiir dili belki, her yıl otlak bulmak için yapılan güçler, hac veya ticaret maksadıyla muhtelif panayır yerlerine gidilmesi suretiyle teşekkül etmiş, geniş kelime hazinesini de bu yolla yapılan temaslar sonunda muhtelif Arap lehçelerinden almıştır. Araplar, tabiatüstü bir sihir bilgisine malik saydıkları şaire, şair yani “bilen” demişlerdir.



Onun sanatına, yalnız hayatın bir süsü gözüyle bakılmaz, ondan, öldürücü bir silâh gibi korkulur da. Şair öyle bir silâhtır ki bir hasma yöneltildiği zaman sert hicivlerle o hasmı yalnız utandırmakla kalmaz, doğrudan doğruya onun iş görme gücünü de felce uğratır.

Sevilen bir kimsenin ölümü için söylenen mersiye tarzı da hiciv tarzı kadar eskidir. Ukaz ’da, her yıl bir fuar kurulurdu ve edebî bir kongre niteliği taşıyan bu fuarda şairler, şiirleriyle yarışırlar, dereceye girenler, şeref kazanır­lardı.

Yazan: Eda ÇELİK-ALİM SÖZLÜK




[1] Aktan, Ali, İslam Tarihi, Nobel Yayıncılık, Ankara, 2014, s.56.

[2] Çağatay, Neşet, İslam’dan önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, cilt XX, Ankara, 1957, s.128.

[3] Aktan, Ali, İslam Tarihi, Nobel Yayıncılık, Ankara, 2014, s.57.

[4] Çağatay, Neşet, İslam’dan önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, cilt XX, Ankara, 1957, s.133.




YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

You cannot copy content of this page