Mevlana’nın Türkiye Selçuklu İktidarı ile Münasebetleri

14.08.2020
Mevlana’nın Türkiye Selçuklu İktidarı ile Münasebetleri

YAZAN: RECEP HARUN GÜNDÜÇ-ALİM SÖZLÜK




            Bahâeddin Veled’in vefatından sonra Konya’ya gelen Halifelerinden Muhakkik Seyyid Burhaneddin  Sultanul Üleman’ın yerine post nişine geçmiştir[1].

Mevlana Celâleddin Rumî’nin tasavvufi eğitimini ele alarak devam etmiştir. Daha sonraları Mevlana’yı Şam’a göndererek orada eğitim almasını istedi[2]. Eğitimini orada bitirdikten sonra Konya’ya gelen Celâleddin Seyyid Burhaneddin’in vefatıyla posta oturmuştur.

Bir gün Mevlana’nın sohbetinde bulunan arkadaşlar: “Zamanın büyükleri ve emirleri, şehrin şeyhlerine sık sık gidiyorlar da sizin ziyaretinize az geliyorlar. Acaba bunun sebebi nedir? Yoksa bunlar bu büyüklüğü görmüyorlar mı? Bu sırlara karşı gözleri kapalı mıdır?” dediler. Mevlana: “Siz onların gelmemesini görüyor, bu taraftan sürülmelerini görmüyorsunuz. Çünkü eğer onlara da bizim tarafımıza yol vermiş olsak sohbetimize susamış olan dostlarımıza yer kalmaz,” buyurdular. Hemen ertesi sabah Sahip Fahreddin, Muineddin Pervane, Celaleddin Müstevfi, Emineddin Mikail, Taceddin Mu’tez, Hatıroğulları, Melik-üs-Sevahil Bahâeddin, Cica’nın oğlu Nureddin, Mecdeddin Atabek v.s. gibi şehrin bütün emirleri hep birden Mevlana’nın ziyaretine geldiler. Medresenin sofası ve odaları öyle doldu ki, hiç bir yer kalmadı; arkadaşların hepsi dışarı çıktılar. Mevlana o gün bunlara o kadar ilâhi bilgiler, latif ve zarif şeyler nakletti ki, sahifelere sığmaz. Bunların susuzluklarını öyle giderdi ki hepsi[3] Tanrı’nın şarabından mest oldular. O gün arkadaşlara hiç iltifat etmedi. Bundan dolayı dostlar tarif olunamaz derecede incindiler. Emirler gittikten sonra dostlar feryat ederek Mevlana’nın ayaklarına kapandılar ve: “Biz bugün bilgi ve hakikat rızkımızdan mahrum kaldık, diye şikâyette bulundular. Mevlana merhamet buyurup onların gönüllerini aldıktan ve teskin ettikten sonra: “Sadakalar fakir ve muhtaçlaradır…” ayetini okudu ve: “Bizim ilahi bilgi ve sırlarımız da gerçekte dostlarımızın nasibidir. Öyle ki bunlar, başkalarının başına da dostlarımızın uğuru sayesinde taşar. Nasıl ki koyunun sütünü de başkaları, kuzunun tufeyli olarak içerler. Bu durum da, yine dostlarımızın, emirlerin ziyaret etmemelerini hoş görmemelerinden oldu. Eğer emirler de bizim ziyaretimize sık sık gelseler dostlarımız buna dayanamaz ve razı olmazlardı. Binaenaleyh bize lazım olan, onların halkın işleriyle meşgul olmaları ve dervişlere zahmet vermemeleri için dua etmektir. Ta ki, bu helal rızık ve yücelik ve ululuk nuru yalnız bizim dostlarımızın hakkı olarak kalsın,” buyurdu[4]. Mevlana Celaleddin Rumi’nin etkisini görmemek mümkün değildir. Münasebette olduğu kişileri bu menakıpta görmekteyiz.



a. Celâleddin Karatay

            Celâleddin Karatay akıllı, ahlaklı gulam kökenli Rum asıllı bir devlet adamıdır. Celâleddin Karatay Selçuklu Devlet Adamlığı sırasında birçok görevlerde bulunmuştur. “Emir’i devât”, “emir-i taşthâne”, “hazinedâr-ı hâss”, “naib” ve “atabey” olarak ciddi görevler üstelenmiştir[5].  Biz de bu şahsiyetin mutasavvıf Celâleddin Rumî’nin arasındaki ilişkiyi değerlendireceğiz.

            Bir diğer menkıbe; Bir gün Celâleddin-i Karatay’nin içinde, Mevlana’nın arkasında sabah namazını kılmak arzusu uyandı. Gizlice kalktı, sabah ezanında medreseye geldi, kapının ardında namaza durdu ve Mevlana’nın mihrapta namaza durduğunu gördü. Baktı ki, birdenbire Mevlana yükseldi, büyüyüp yüceldi, irileş­ ti, medresenin sofa ve salını onunla tamamıyla doldu. Söz söylemeğe ve durmağa mecali kalmadı, bağırarak kendinden geçip yere düştü. Bir müddet sonra kendine gelince, Mevlana’nın secdeye varmış olduğunu gördü. Mevlana, namazı bitirdikten sonra: “Emir Celaleddin aziz olan Tanrı hazretleri bizi okşadığı vakit işte öyle oluruz ve bizi kendine çağırdığı vakit de böyle oluruz,” dedi. Bunun üzerine Emir Celaleddin baş koydu ve ağlayarak çıkıp gitti. O gün dostlara birçok ihsanlarda bulundu[6].

            Ahmet Eflak’inin nakline göre; Celâleddin Karatay kendi medresesini tamamlayınca büyük bir toplantı yapılmasını emretti. O gün büyük bilginler arasında: “Başköşe hangisidir?” diye bir bahis geçti. O günü Mevlana Şemseddin-i Tebrizi de yeni gelmiş, ayakkabıların çıkarıldığı yerde bulunan halkın arasına oturmuştu. Orada bulunanlar hep birlikte, Mevlana’dan: “Başköşe, nereye derler?” diye sordular. Mevlana: “Bilginlerin başköşesi sofanın ortasıdır. Ariflerin başköşesi bir evin köşesidir. Sofilerin başköşesi ise, sofanın kenarıdır. Âşıkların mezhebinde ise, başköşe, dostun kucağıdır,” diye cevap verdi ve kalkıp Şemseddin-i Tebrizi’nin yanına[7] oturdu. Derler ki, Mevlana Şemseddin-i Tebrizi, Konya halkı arasında o gün meşhur oldu.[8]

            Celâleddin Karatayi’nin ölümünden sonra bir gün Mevlana onun medresesinin önünden geçiyordu.Bir müddet orada durdu. Sonra yanındakilere: “Bizim merhum dostumuz Celâleddin Karatay! Ben dostların huzurunun delisi olmuşum. Mevlana’nın mübarek nefesiyle[9] bir an dinlenmek istiyorum, diye bağırıyor,” dedi. Bütün dostları ile Karatayi’nin türbesine gidip bir müddet oturdular. Hafızlar Kur’an, dostlar gazeller ve Mesnevi okudular. Mevlana sonsuz bir merhamet gösterip türbeden çıktılar.[10]

            Karatay ile Mevlana’nın arasındaki dostluk bağının kuvvetli olduğunu birbirlerini sevdiğini anlıyoruz. Bir insan sevmediği birisinin arkasında namaza durmak istemez. Mevlana da ona olan sevgisinden kabrini ziyaret ettiğini, ayetler vb. etkinlikler yaparak ortaya koymuştur.



b.II. İzzettin Keykavus ve Şemseddin İsfahani

            Şemseddin İsfahani gulam kökenli bir devlet adamıdır. İsfahani ismini kullanmasından onun İsfahanlı olduğunu gösteriyor. Celaleddin Harzemşah’a gönderilen fetihnamede künyesinde Kemaleddin adı yer alır[11]. Şemseddin İsfahani başlıca görevleri çeşnigirlik, tuğrailik, melik’ül ümera gibi birçok görevlerde bulunmuştur.

            Celaleddin Rumi’nin Şemseddin İsfahani ile aralarındaki dostluk bağının Seyyid-i Tırmizi ile olduğunu düşünmekteyiz. Mevlana Celaleddin Rumi o sıralar Şam’da eğitim almaktadır. O Şam da iken posta oturan Seyyid Tırmizi ile Şemseddin İsfahani’nin aralarındaki muhabbetlere bir göz atmak gerekir.

            O zamanda ulu vezir Sahip Şemseddin-i İsfahani Kayseri’nin hâkimi idi. Seyyid’e iradet getirip türlü hizmetlerde bulundu. Nihayet onun kul ve müridi olup himmetine mazhar oldu[12].

            Bir gün Sahip Isfahani Seyyid’i ziyarete gelmişti. Hizmetçi: “Vezir, piri ziyarete gelmiştir,” diye Seyyid’e haber verdi. Seyyid dışarı çıktı, hücresinin kapısında toprak üzerine oturdu. Sahip ve emirler de toprak üzerine oturdular. Seyyid o kadar marifetler ve sırlar döküp saçtı ki Sahih kendinden geçti. Seyyid’in hücresinin etrafına büyük bir kalabalık toplandı. Vaiz tamamlanınca Seyyid: “Bugün Tanrı size mağfiret edecektir ve merhamet edenlerin en merhametlisi odur,” dedi ve kalkıp evine girdi, kapıyı muhkemce kapadı. Sahip Şemseddin memnuniyetinin şükranesi olarak fakirlere birçok dinar sadaka verdi, ağlayarak ve ah ederek gitti[13].

            Mevlana ile Şemseddin’in aralarındaki dostluğu fark eden Sultan II. İzzeddin’in Keykavus[14] aralarındaki olaya bir bakalım.



            Bir gün veziri olan Sahip Şemseddin’e: “Niçin böyle, daima Mevlana’nın hizmetine gidip geliyorsun? Ona niçin bu kadar saygı ve sevgi gösteriyorsun da diğer büyüklerden yüz çeviriyorsun? Onda zamanımızın şeyhlerinde olmayan ne gibi şeyler gördün? Onun diğer bilgin ve fakirlere üstünlüğü nedendir?” [15]Diye itirazda bulundu. Sahip Şemseddin, Sultana cevap vermek için birçok deliller getirdi ve Mevlana’nın velayeti, kerameti ve asaletini akli deliller ve nakli hüccetlerle aydınlattı. Öyle ki nihayet sultanın kalbinde de Mevlana’ya karşı tam bir sevgi uyandı. Onun ziyaretine gitmek istedi. Sultan o gün, tesadüfen Konya Sahrasındaki Filubat köşkünde has adamları ile birlikte işrete dalmıştı Bir aralık sultan kalktı. Orada bulunan gölü temaşaya koyuldu. Birdenbire bir yılan yavrusu gördü. Hemen yakalayıp yenine soktu, haznedardan altın bir hokka istedi. Gizlice o yılan yavrusunu hokkanın içine koyduktan sonra ağzını mühürleyip kesesine koydu. İşret meclisine döndükten ve aradan bir müddet geçtikten sonra hokkayı çıkarıp emirlerine ve vezirlerine gösterip: “Bu hokkayı bana, İstanbul tekfuru, birçok hediyelerle birlikte gönderiyor ve o: ‘Eğer sizin dininiz hak ise bilginleriniz bu hokkada ne olduğunu söylerler, ben de haraç vermeği üzerime alırım diyor’ ” dedi. Devletin ve milletin ileri gelenleri, bu mühürlü hokkanın sırrı karşısında şaşırdılar. Bunun üzerine Sultan İzzeddin, Pervane’nin bu hokkayı alıp içinde ne olduğunu bildirmeleri için, Konya’nın bütün şeyhlerine, bilginlerine ve kadılarına göstermesini emretti ve: “Bu bilginler, haklarındaki itikadımızın doğruluğunun iki misli olması için bu mühürlü hokkada ne olduğunu söylesinler. Mademki bu bilginler, dinimizin ulularıdırlar ve şu kadar da idrarat ve başka gelir ellerine geçiyor, o halde bu müşkülü çözmeleri lazımdır,” dedi[16]. Hepsi bu saklı tutulmuş sırrı ve bu mühürlü hokkanın ne olduğunu bildirmekten aciz kaldılar. Nihayet Sahip Şemseddin, sultanla birlikte Mevlana’nın ziyaretine gitmeği ve bu sırrı onun çözmesini uygun gördü ve bu zamanda, göze görünen ve görünmeyen bütün müşkülleri çözenin Mevlana olduğunu söyledi. Bütün emirlerin, sultanın hilesinden haberleri yoktu. Hepsi kalktılar, atlara binip Mevlana’nın ziyaretine geldiler. O gün bütün halk, Mevlana’nın meclisinde hazır bulunuyordu. İslam Sultanı bu altın hokkayı o din sultanının önüne koyduğu vakit, Şeyh Selahaddin, Mevlana’nın yanında murakabe halinde oturuyordu. Mevlana: “Şeyhimiz bu hokkanın sırrını açıklasın,” diye emir buyurdu. Şeyh Selahaddin baş koyduktan sonra: “Ey İslam sultanı! Bu biçare hayvanı niçin bu hokkaya hapsettin? Bu yılan yavrusunu niçin yanına aldın? Tanrı erlerini sınamak, insanlıktan uzaktır. Hele senin ziyaretiyle şereflendiğin bu Tanrı eri, bu gök hokkalarının bütün sırlarını ve yer âleminin bütün zerrelerini ve bütün yaratılışın gizliliklerini tam manasıyla bilir ve Tanrı’nın sır hazinelerine tam manasıyla vakıftır,” dedikten sonra feryat ve figan ile kalkıp semaa başladı ve sultan da başını açarak bütün adamları ile birlikte mürit ve kul oldu.Sahip Şemseddin’e de şükraneler verdi. Mevlana’ya olan saygısı arttı ve bu âlemde onun gibi bir sultan ve vukuflu arif olmadığını kabul edip tenhada: “Müritlerinin bu kadar kuvvet ve kudreti olduktan sonra öyle ulu bir kişinin ululuğunu kim anlayabilir ve onun temiz sırrına kim vakıf olabilir?” dedi[17].



            Bu olayın üzerine sultan ile Mevlana’nın aralarındaki muhabbete değinmemek olmaz. Sultan’ın Mevlana’dan nasihat istediğini de görüyoruz. Bir gün İslam Sultanı İzzeddin Keykavus Mevlana hazretlerini ziyarete gelmişti.

Mevlana ona gerektiği gibi iltifat etmeyip bilgiler saçmakla ve nasihatlerle meşgul oldu. İslam sultanı kul gibi tezellül gösterip: “Mevlana hazretleri bana bir nasihat versin,” dedi. Mevlana: “Sana ne öğüt vereyim. Sana çobanlık emretmişler, sen kurtluk ediyorsun. Sana bekçilik emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun. Tanrı seni sultan yaptı, sen şeytanın sözü ile hareket ediyorsun,” buyurdu. Sultan ağlayarak dışarı çıktı, medresenin kapısında başını açıp tövbeler etti ve: “Ey Tanrı, Mevlana hazretleri bana sert sözler söyledi ise de, senin için söyledi. Ben zavallı kul da bu alçakgönüllülüğü senin padişahlığından ötürü gösteriyor ve sana yalvarıyorum. Bu iki riyasız sıdkın hürmetine bana merhamet et,” dedi[18].

Sultan ile Mevlana arasında baba oğul ilişkisi başladı. II. İzzeddin’in sürgün hayatı yaşarken yazdığı mektupta kendisini Hz. Yusuf’a Mevlana’yı ise Hz. Yakup’a benzettiğini biliyoruz. Aralarındaki mektuplardan birbirine tutkun ve yakın olduklarını ikisini de birbirini sevdiğini görmekteyiz[19].



c.Müineddin Pervane

            Müineddin Pervane Mevlana’ya Emirler arasında bağlılığı en kuvvetli olanlardan birisidir. Rükneddin IV. Kılıçarslan’ın yaşının küçüklüğünden faydalanarak ülkeyi istediği gibi yönetmiştir[20]. Ariflerin Menkıbesin de Pervane ile alakalı birçok menkıbe vardır. Biz en önemli gördüklerimizi seçerek üzerinde düşünmeye karar verdik.

            Bir gün Muineddin Pervane, büyük bir toplantı yapmıştı. Bütün ileri gelenler bu toplantıda hazırdılar. İslam Sultanı Rükneddin IV.Kılıçarslan de gelmişti. Sema, gündüzden gece yarısına kadar sürdü. Sultanın beline ağrı geldi. Gizlice Pervane’nin kulağına: “Sema dursaydı da dinlenseydim,” dedi. Hüdavendigar hemen sema’a son verip oturdu. Yalnız Şeyh Abdurrahman Şeyyad daha heyecanlar gösteriyor ve naralar atıyordu. Sultanın bundan çok canı sıkıldı, Pervane’nin kulağına: “Bu derviş ne utanmaz bir kişidir. Hala oturmuyor, sanki hal, ona Mevlana’dan daha çok galebe etmiş gibi de sükûnet bulmuyor,” dedi. Sultanın bu söylediği Mevlana’ya malum oldu. Buyurdu ki: “Siz, sadece içinizde oynayan ve sizi kulağınızdan tutup aşağılık ülkesine çeken küçük bir kurt sebebiyle bu kadar kaynaşıyor, huzur bulamıyor. Bir an bile velilerin sohbetine tahammül edemiyorsunuz; bir kimsenin içinde ağzı açık bir ejderha bulunursa ve bu ejderha yüce âleme yükselmek isterken, o kim şeyi de en yüksek yere sürüklemek isterse, o kimse nasıl rahat edebilir?” buyurdu. Dostlar hep birden nara atarak sevindiler. Sultan Rükneddin bu yüce kerameti iki defa müşahede edince tam bir samimiyetle baş koyup mürit oldu ve şahlara yaraşır hizmetlerde bulundu[21]Emirlere yakınlığı sayesinde Mevlana Celâleddin Rumî’nin sultanlarla da arasının iyi olduğunu görmekteyiz. Onlarla da iletişim halindedir. Yeri gelince bir nasihat yeri gelince bir yardım eli uzatmaktadır. Onlarda Mevlana’ya aynı saygı ve sevgiyi göstermektedir.

Pervane’nin sultanla yakınlığından dolayı Sultan’ın Mevlana’nın müridi olduğunu onunla beraber ilişki içerisinde olduğunu görüyoruz.

            Bir gece Pervane’nin evinde büyük bir sema vardı. Bilginler, şeyh ve sultanın emirleri oradaydılar. Mevlana hazretleri, gece yarısına kadar semaa dalmıştı. Muineddin Pervane, Hatiroğlu Şerefeddin’in kulağına: “Hüdavendigar’a bir an dikkat et de büyüklere hizmette bulunabilmem için azıcık uyuyup kuvvetleneyim,” dedi. Mevlana, derhal, feleklerin bile hayran kaldığı bir dönme[22] esnasında şu gazele başladı.“Ey can! Bir gece uyumasan ve hicranın kapısını çabansan ne olur?”Dostların batın için bir gece sabahlasan ne olur? “Süleyman, ‘Karınca, Süleyman olsun’ diye karıncaların tarafına gelirse ne olur?”İki göz, seninle aydınlanırsa, şeytanın gözünün körlüğü ne olur?” Bunun üzerine Pervane, hemen elbiselerini yırtıp yerde yuvarlandı ve hayli yalvarıp yakardı, çünkü Pervane’nin adı Süleyman’dı. Böylece zavallı Pervane, o sultanın, Süleymanlığının yüceliği karşısında şaşakaldı; karınca gibi ihlâs kemerini can beline bağlayarak gerçek sabah oluncaya kadar tam bir doğrulukla türlü hizmetlerde ve kulluklarda bulundu[23]. Buradan da gördüğümüz gibi Müineddin Pervane’nin Mevlana ile arasındaki muhabbet görülmektedir. Tasavvuf ilgisini çeken Celaleddin’dir.



            Bir gün Mevlana Hazretleri cinayet işleyen bir arkadaşın evinde gizlenen bir şahsa şefaat etmesi için Pervane’ye bir mektup gönderdi. Pervane cevabında: “Bu mesele, başka meselelere benzemiyor, bu bir kan meselesidir,” diye yazdı. Bunun üzerine Mevlana da: “Katile Azrail’in oğlu derler. Azrail’in oğlu kana girmesin adam öldürmesin de ne yapsın?” diye cevap Pervane bu cevaptan son derecede memnun oldu ve buyurdu, katili serbest bıraktılar. Düşmanlarını da, öldürülenin kan pahasını vererek memnun etti[24]. Mevlana’nın bir emir üzerinde etkisi açık ve net olarak görülmektedir.

            Bir gün Konya şehrinde korkunç bir vaka olmuştu. Bütün Konya halkı, Muinüddin Pervane’ye bir inayetname yazması, şefaatte[25] bulunması için Mevlana’nın evine geldiler. Sultan Veled’i şefaatçi yaptılar. Sultan Veled, durumu Mevlana hazretlerine arz etti. Mevlana hazretleri af ve şefaat edilmeleri hususunda yazılan bir mektubu Muinüddin Pervane’ye gönderdi. Pervane hazretleri mektubu öpüp okuyunca: “Bu işin Veled’le yüz türlü ilgisi vardır, o da hazır bulunsun,” dedi. Mevlana, Pervane’nin pusulasına cevabında: “Bu işin yüz cephesi varsa da dervişlerin bundan maksadı onun yalnız bir cepheli olmasıdır,” diye yazılmasını buyurdu. Pervane pusulayı gözlerine sürüp şehrin halkını kurtardı. Konya halkı, bu olaydan, bu gaileden kurtulmaları için on bin dinar vermeğe razı idiler. Halbuki Mevlana hazretleri, bir mübarek mektupla halkı bir beladan kurtardı. Kim bilir ahirette de neler yapacak?[26]



            Muineddin Pervane’nin damadı yüce değerli divan başkanı Mevlana Mecdeddin-i Atabek bir gün Mevlana’dan medreselerinde çile çıkarması için ricada bulundu. Mevlana ona izin verdi. O da medresenin bir hücresinde halvete girdi. Birkaç gün sonra açlığı galebe çaldı, çünkü Mecdeddin naz ve rahat içinde yaşamağa alışmıştı. Yanında da kendinin bir dert ortağı ve sırdaşı vardı. Bunların her ikisi açlığa bir çare bulmak için anlaştılar. Bir gece hücrelerinden çıkıp dostlarından birinin evine gidip ona açlıklarını anlattılar. O da bunlar için yağlı bir ördek ve biberli bir pilav hazırladı. Bunlar yemeklerini yedikten sonra kalkıp gittiler, yine hücrelerine girip kapandılar. Sabahleyin Mevlana Hazretleri adetleri veçhile hücrenin kapısına gelerek mübarek parmaklarını kapıya koyduktan sonra kokladı ve: “Tuhaf şey!” Bu hücreden riyazet kokusu değil, ördek ve pirinç kokusu geliyor. Müridin kendini kâmil şeyhe teslim etmesi lazımdır ki şeyh her halde onun her derdine göz kulak olsun ve onu maksadına eriştirsin,” buyurdular. Bunun üzerine bu iki arkadaş hücreden çıkarak Mevlana’nın ayağına kapandılar[27] ve günahlarının bağışlanmasını dileyerek: “Böyle bir bast deryası ve rahmet okyanusu varken insanın vücudunu halvet köşesinde pastırmaya çevirmek bedbahtlıktır,” dediler[28]. İşin keramet kısmını bir kenara bırakırsak eğer Mecdeddin-i Atabek’in tasavvufu benimsediğini Mevlana’nın müridi olduğunu görmekteyiz. Hatta çile çıkarmak istemesi bunun en büyük göstergesidir. Pervane’nin damadı olması da kayınbabasından etkilendiğinin sonucudur.



            Sonuç

            Anadolu irfanı halkın arasında yayılırken ümeranın etkisini bu çalışmada görmekteyiz. Bir medeniyet yukarı zümreden aşağı zümreye nasıl kurulursa Anadolu irfanı da o şekilde oluşmuştur. Bahaeddin Veled’in Selçuklu ümerası ile münasebetleri neticesinde medreselerin yapılması, onun medresede eğitim vermesi irfanın mayalanmasına örnektir. Büyük mutasavvıf Bahaeddin Veled’in Konya’da Bedreddin Gevhertaş’ın himayesinde bu kurumlaşmaya devam ettiği pek açıktır.

            Bahaeddin Veled’in vefatından sonra bu işi üstlenen Mevlana Celaleddin Rumi’dir. Gerek Gevhertaş’ın yaptırdığı medresede gerek Karatay medresesinde halk ile irtibatını sağlayarak tasavvufu yaygın hale getirdi. Gönül deryasını halka açma fırsatı buldu. Onlarla beraber dünya görüşlerini paylaştı. Tabiri caizse onları gönlüyle yoğurdu. Halk arasında saygın bir hale geldi.

            Ümera ile kurduğu bağ sayesinde Sultanlarla ilişkiler kurdu. Onların irfani eğitim almasını onların gönüllerine girmeyi başardı. Onlara nasihatler vererek doğru yolu öğretmeye çalıştı. Bazen tuttular bazen tutmadıkları olsa da onlar üzerindeki etkiyi görmek mümkündür. Aralarındaki bağı inkâr etmek olanaksızdır. Bu sayede daha rahat hareket etmeye daha rahat irşat görevlerini yerine getirdi.

            Halk ile ümera arasında bir mihenk taşı olduğunu görmemek elde değildir. Emirlerle olan münasebeti sebebiyle herhangi bir durumda Mevlana Celaleddin’i Rumi’den yardım istendi. Mevlana da üstüne düşen mihenk taşı görevini yerine getirerek hem halkın gönlüne kendi sevgisini nakış etti. Selçuklu İktidarı içinde bunu söylemek yanlış olmaz. Onlarla bu büyük sultanın mektuplaşması, semalarda beraber olmaları büyük bir lütuf gözüyle bakılmıştır. Gönül deryasını onlara açması onlar hakkında güzel sözler söylemesi Mevlana’ya olan sevgiyi artırmıştır.



KAYNAKLAR

Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı,MEB yay., İstanbul,1989

BAL, Mehmet Suat‘’Türkiye Selçuklu Devleti’ne Hükümdarlık Yapan Vezir; Şemseddin İsfahani’’, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 2006, s. 265-294.

HACIGÖKMEN, Mehmet Ali, “I. Alâeddin Keykubat Dönemi Emirlerinden Atabey Bedreddin Gühertaş(Gevhertaş) (D. ?-Ö. 1262)”, A.Ü.DTCF, Tarih Araştırmaları Dergisi, XXX/ 50, Ankara – 2011 / Eylül, s.119-137.

HACIGÖKMEN, Mehmet Ali, “Mevlana Celâleddin-i Rumî’nin Selçuklu Sultanları İle İlişkileri ”S.Ü.Türkiyat Araştırmaları Der. Güz, 2014/ 36, s.115-137

KESİK, Muharrem, “Müineddin Süleyman Pervane” mad. DİA, C.31, İstanbul 2006,91-93

KÖPRÜLÜ, MEHMET FUAD, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Alfa yay., İstanbul, 2013

KÜÇÜK, Osman Nuri, Mevlana ve İktidar Yöneticilerle İlişkileri ve Moğol Casusluğu İddiaları, Rumi yay., Konya 2007.

LEWİS, Franklin, Mevlânâ Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı, Kabalcı yay., İstanbul, 2008

TANERİ, Aydın, “Celaleddin Karatay’’ mad. DİA, C. 7, İstanbul 1993, s. 251-252

TANERİ, Aydın, Türkiye Selçukluları Kültür Hayatı, İstanbul 1978

TANRIKORUR, Barihüda, “Karaman Mevlevihanesi” mad. DİA, C. 24, İstanbul 2001, s.447-448





[1] Köprülü, a.g.e, s 314

[2] Frank Lewis, Mevlânâ Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı, İstanbul, 2008 s.149

[3] Eflaki, a.g.e, s.142

[4] Eflaki, a.g.e, s.143

[5] Aydın Taneri, ’Celaleddin Karatay’’ mad. DİA, C. 7, İstanbul 1993, s. 251

[6] Eflaki, a.g.e. s.249

[7] Eflaki, a.g.e. s.129

[8] Eflaki, a.g.e. s.130

[9] Eflaki, a.g.e. s.237

[10] Eflaki, a.g.e. s.238

[11] Mehmet Suat Bal, ‘’Türkiye Selçuklu Devleti’ne Hükümdarlık Yapan Vezir; Şemseddin İsfahani’’, SÜ Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Konya 2006, s. 268.

[12] Eflaki, a.g.e. s.61

[13] Eflaki, a.g.e. s.65.

[14] Aydın Taneri, Türkiye Selçukluları Kültür Hayatı, 1978 s.24

[15] Eflaki, a.g.e. C II. s.123

[16] Eflaki, a.g.e. C II, s.124

[17] Eflaki, a.g.e. CII, s.125

[18] Eflaki, a.g.e. s.480

[19] Hacıgökmen“I. Alâeddin Dönemi Bedreddin Gühertaş” s.125

[20]Muharrem Kesik, “Müineddin Süleyman Pervane” mad. DİA, C.31, İstanbul 2006, s.92

[21] Eflaki, a.g.e. s.156

[22] Eflaki, a.g.e. s.599

[23] Eflaki, a.g.e. s.600

[24] Eflaki, a.g.e. s.166

[25] Eflaki, a.g.e. s.235

[26] Eflaki, a.g.e. s.236

[27] Eflaki, a.g.e. s.362

[28] Eflaki, a.g.e. s.363

YAZAN: RECEP HARUN GÜNDÜÇ-ALİM SÖZLÜK




YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

You cannot copy content of this page