İslamiyet Öncesi Arap Yarımadası’nın Sosyo Ekonomik Durumu

10.08.2020
İslamiyet Öncesi Arap Yarımadası’nın Sosyo Ekonomik Durumu

A.    ARAP YARIMADASI’NIN SOSYO EKONOMİK DURUMU

Yazan: EDA ÇELİK-ALİMSÖZLÜK

1.      Toplum Yapısı

Arap Yarımadası üzerinde sosyal hayatın şekillenmesinde coğrafi ve iklimsel özelliklerin etkili olduğu su götürmez bir gerçektir.

Çünkü coğrafyanın zor şartlarında yaşanan hayatın ve oluşturulan sosyal yapının da zor olması beklenen doğal bir sonuçtur.

Arap Yarımadası üzerindeki farklı bölgelerde farklı coğrafi özelliklerin yaşanması farklı grupların oluşması sonucunu da doğurmuştur. Göçebe olarak yaşayan Bedeviler ve yerleşik olarak yaşayan Hadariler Arap coğrafyasının sosyal hayatındaki temel iki unsurudur.

Arap Yarımadasında Toplumsal yapıyı anlamak için öncelikle insan unsurunun durumu sonrasında topluluk anlayışına bakılmalıdır.




a.      İnsan Unsuru ve Sosyal Sınıflar

Hayatta kalmanın büyük zorluklar içerdiği, geçim olanaklarının kıt olduğu, ferden güçlü olmanın gerektiği ve güçsüz olanın hayatını sürdürmesinin zor olduğu çöl koşulları Arap insanının azla yetinen, tek başına ayakta durabilen, mücadeleci bir karaktere sahip olmasını sağlamıştır. Çöl yaşantısı onu sabırlı ve sebatkâr yapmıştır. Bu zorluk ortamında yaşayan bedevi öncelikle kendi şahsını düşünür, ferdiyetçidir.[1] Arap Yarımadasındaki insanların zor şartlar altında karakterlerinin de şekillendiği bu ifadelerden anlaşılmaktadır. Araplar yerleşik ve göçebe olarak iki şekilde sınıflandırılsalar da esas olarak iki ana kolda ele alınırlar: Arab-ı Baide ve Arab-ı Bakiye. Arab-ı Baide, nesli tükenen kabileler olarak bilinirken Arab-ı Bakiye ise soyları devam eden ve günümüze kadar ulaşan Arap kabilelerdir. [2]

Toplumsal sınıflar olarak iki ana grup Bedeviler ve Hadariler bulunmaktadır.

Bedevilik; Arap toplumunun çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Deve veya keçi kılından yapılan çadırlarda göçebe olarak yaşamaktadırlar. Göçebe hayat tarzına ait olmaları sebebiyle sert, esneklikten yoksun bir mizaca sahip olan bedeviler, günübirlik kabile yapısına uygun ahlaki emir ve kurallara ayak uydurmada yerleşik insanlara göre daha çok zorlanmaktadırlar.  Bu zorluk onların merkezlere olan uzaklığıyla da yakından ilişkilidir. İbn-i Haldun’un bedevîlerin en belirgin özelliklerinin tabiata dönük yaşayışı ve barbar oluşlarından ve bedevîlerin kötülüklerini engelleyici hiçbir hukuki kaidelerin bulunmayışından söz ettiği görülür.[3]

Hadarilik; bedevi hayatın aşamalı gelişiminden meydana gelen bir hayat tarzıdır. Hadarilik başladıktan sonra da Bedevilik ve Hadarilik yan yana devam etmiş, göçebelik tamamen son bulmamıştır. Hadarilik temel olarak yerleşik hayatı ifade etse de çoğu özellikler yine Bedevilik hayatının bir parçası şeklindedir. Kabile meclisleri, kana bağlılık sadece yerleşiklere ait özellikler olmayıp bedevilere ait özelliklerdir. Bu sebeple bedevilik ve Hadarilik iç içe yaşanmıştır.

Sosyal sınıflar özellikle Hadari sayılan yerleşik hayatı benimsemiş Arap toplumunda, hür, esir ve mevlâ olmak üzere üç sınıftan oluşmaktadır.

  • Hürler: Aile topluluğunun veya kabilenin ortak adını taşıyan, aynı haklara sahip kimselerdi. Bunlar birlikte göç eder, savaşlara gider, her konuda ortak ve eşit bir yaşantı sürerlerdi. Hürler, kendi aralarında ekonomik durum ve itibarlarına göre özel tabakalara ayrılmaktadır. Örneğin; Kureyş kabilesi Araplar arasında mevkiini yükselten servetle birlikte dinsel ve politik itibara da sahipti.[4]
  • Esirler:  Kölelerle cariyelerden oluşurdu. Köleler veya cariyeler, ya savaşlarda yakalanır ya da tutsak pazarlarından satın alınırlardı. Cahiliye çağında köle ve cariyeler, mal ve eşya gibi alınıp satılır, miras yoluyla bir kimseden ötekine geçer, hediye edilirdi. İşledikleri suçların cezası özgür insanlara verilen cezalarının yarısı kadardı. Cariyelerden doğan çocuklar da köle veya cariye sayılırdı. Cahiliye çağında köle ve cariyelere son derece merhametsizce davranılır ve hayvanlardan daha aşağı tutulurdu. [5] 
  • Mevali:  Köle ile özgürler arasında orta bir sınıftır. Genel olarak azat edilmiş köleler veya cariyelerden oluşmaktadır. Herhangi bir köle azat edildiğinde o kabilenin bir üyesi kabul edilir, akraba niteliğini kazanırdı.




b.      Kabile Anlayışı

İslam öncesinde Arabistan’da hayat kabile merkezli olarak yaşanmaktaydı. Yerleşik ve güçlü bir merkezi yönetimin olmaması her kabilenin kendi ayakları üstünde durmasını zorunlu hale getirdiği için hayatın ana unsuru kabiledir. Aile ataerkil yapıya göre kurulduğu için kabileler de bu mantık üzere şekillenmiştir. Bu toplulukta neseb yani aynı soydan olmak çok büyük bir öneme sahipti. Baba tarafından olan akrabalık temel olmakla birlikte, kabilenin gücünü arttıracağı için anne tarafından olan akrabalık da bazı zamanlarda önemli sayılmıştır.

Bütün kabile başkanlarının katıldığı toplantılar yapılırdı. Nedve denilen bu toplantıyı ilk düzenleyen Kureyş kabilesinin başkanı Kusay olmuştur. Kabile içerisinde fertler aynı derecede değildi. Kabile reisleri, kabilenin her şeyinde sorumlu oldukları gibi, kabile içerisinde bir takım ayrıcalıklara da sahiplerdi.  

Bu katı kabilecilik ortamında eğer bir fert üzerine düşen görevleri yapmaz, kendisi ve kabilesinin Şerefine leke sürecek davranışlarda bulunur ve kendisine yapılan uyarıları dikkate almazsa cezalandırılarak, aile ve kabilesiyle bağları koparılırdı. Böylece o kabile mensubu olmaktan kaynaklanan tüm hak ve görevleri sona erer, bu durumları da hac ve panayır mevsimlerinde açıkça ilan edilirdi.[6]




c.       Kabileler Arası İlişkiler

Kabileler arası ilişkilere bakıldığında kabileler arası savaşların oldukça fazladır. Bu mücadele ve düşmanlık Adnânîler ile Kahtanîler zamanından beri süregelmiştir. Bitmez tükenmez kanlı savaşların tabiî sonucu yanında can, mal ve namusun korunması amacıyla hem aralarındaki bu savaşlara son vermek ve aynı zamanda kabileler arası bir takım sosyal ve siyasî düzenlemeler yapmak maksadıyla bazı anlaşmalar yapmışlardır. Yani sürekli savaşlar sonucu anlaşma yapmaları kaçınılmaz olmuştur. En bilinen örnekler olarak Ficar Savaşları ve Hılf’ül-Fudül anlaşmasını ele alalım.

  • Ficar Savaşları: İslâm’da yasak olduğu gibi Cahiliye döneminde de Müşrikler arasında haram aylarda savaş yapmak, kan dökmek, haksızlık ve kötülüklerde bulunmak yasaklanmıştır. Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce aylarından oluşan bu aylarda yasağın ihlâl edilmesi, büyük bir günah ve suç sayılıyordu. Buna rağmen Cahiliye döneminde zaman zaman haram ayların kuralı çiğnenmiş, kanlı bazı savaşlar meydana gelmiştir. İşte bu savaşlar, müşrikler tarafından, günahın işlendiği savaşlar anlamını ifade etmek üzere Ficar savaşları diye adlandırılmıştır.   Ficar savaşları 4 tanedir. Bunların en önemlisi Kureyş ve Kinane Kabilelerinin ittifakıyla Hevazin Kabilesi arasında çıkan son savaştır. Sebebi ise Hire Kralının çıktığı kervana kılavuzluk etme konusunda tartışmaları ve birinin öldürülmesidir. Hz. Muhammed’de bu son Ficar Savaşına katılmıştır. [7] Diğer Ficar Savaşları ise şu şekilde cereyan etmiştir. I. Ficar savaşı, Gıfâr kabilesinden bir şahsın Ukaz Panayırında ayaklarını uzatıp oturarak “Arapların en şereflisi benim!” demesine kızan bir şahsın, kılıcıyla onun ayaklarını kesmesi üzerine iki tarafın adamları arasında cereyan etmiştir. II. Ficar savaşı, Kureyş ‘ten Beni Amir ile Kureyş ‘ten Beni Kinane arasında meydana gelmiştir. Yine Ukaz Panayırında Beni Amir’den bir kadına Kinaneoğullarından bazı gençlerin sarkıntılık etmesi bu savaşa sebep olmuştur. III. Ficar savaşı ise, Kinaneoğullarından bir şahsın, Amiroğullarından birisine olan borcunu zamanında vermediği gibi oyalama cihetine gidip ödemeye yanaşmaması sebebiyle bu iki kabile arasında ortaya çıkmıştır.[8]
  • Hılfu’l-Fudül: Ficar Savaşları sebebiyle yabancılar ve kendini savunamayacak insanların can ve mal güvenliği sağlanamaz hale gelmişti. Bu haksızlıklara engel olmak ve Mekke’nin eski itibarını tekrar kazandırmak amacıyla daha önce Cürhümlülerde görülen Hılfu’l-Fudül adlı bir anlaşma sağlanmıştır.  Hz. Muhammed’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib şehrin en zengin, yaşlı ve nüfuzlu kabile reisi durumundaki Abdullah b. Cüd‘ân et-Teymî’ye başvurarak onu bu işin görüşülmesi için bir toplantı yapmaya ikna etti.Yeminleşen kabileler şunlardır: Benî Hâşim, Benî Muttalib, Benî Zühre, Benî Teym ve Benî Esed, Benî Hâşim’dir. Sonrasında devam edememesinin en önemli sebebi bu antlaşmaya yeni katılmaların imkânsız oluşuydu. Bundan dolayı Emevi hilâfetinin başında son mensubunun ölmesi üzerine bu antlaşma sona ermiştir.[9] Hilfü’lfudûl gibi anlaşmalarla oluşan bölünmeler, Mekke’nin idarî yapısı ve siyasetinde belirleyici bir rol oynamıştır.  





[1] Bal, Faruk, Çölün Ekonomisi, Medeniyet Üniversitesi, Akademik Orta Doğu, cilt 9, sayı 1, İstanbul, 2014, s.102.

[2] Aktan, Ali, İslam Tarihi, Nobel Yayıncılık, Ankara, 2014, s. 23.

[3] Sinanoğlu, Faruk, Müslüman Arap Medeniyetinin İnşası Bağlamında Cahiliye Dönemi Toplumsal Yapıda Ortaya Çıkan Değişimler, TÜBAR-XXIX, 2011, s.382.

[4] Kurt, Abdurrahman, Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Yönden İslam Öncesi Mekke Toplumu, U.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.10, sayı 2, 2001, s.112.

[5] Çağatay, Neşet, İslam’dan önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, cilt XX, Ankara, 1957,s.119.

[6] Kilinçli, Sami, İslam Öncesi Arap Toplumunda Kabileler Arası Rekabetin İslam Davetine Yansımaları, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Cilt 12 Sayı 1, 2012, s.60.

[7] Aktan, Ali, İslam Tarihi, Nobel Yayıncılık, Ankara, 2014, s. 43.

[8] Algül, Hüseyin ‘Ficar’, TDV İslam Ansiklopedisi cilt 13, sayfa 52.

[9] Hamidullah, Muhammed, ‘Hılfu’l-Fudül’, TDV İslam Ansiklopedisi,cilt 18, s.32.




Yazan: EDA ÇELİK-ALİMSÖZLÜK

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

You cannot copy content of this page